Salı, Kasım 28, 2006

Çizgi Roman Reklamları 9

Yuki, 30 Kasım 1960 [Fotoğraf: Gökhan Demirkol]

Pazartesi, Kasım 27, 2006

Virginia Quarterly Review, Chris Ware ve Marjane Satrapi

Art Spiegelman yeni çalışması ile ilgili adı blog'umuzda daha önce de geçen (bkz. link) Virginia Quarterly Review adlı mevsimlik edebiyat dergisi, Sonbahar sayısında verdiği "Writers on Writers" adlı özel ek için kapağı Chris Ware'e çizdirmiş.

Çizgi romana önem verdiği anlaşılan dergide ayrıca Persepolis grafik romanları ile adını duyuran İran asıllı çizgi romancı Marjana Satrapi'nin de "Chicken with Plums" adlı son çalışmasından örnek sayfalar yayınlanmış.

Aşağıdaki linklerden sonuncusunda Wisconsin Kitap Festivali kapsamında grafik roman kavramının da tartışıldığı Chris Ware ve Marjane Satrapi ile yapılmış ortak bir röportajı dinleyebilirsiniz..

Chris Ware - Writers on Writers (kapak)
Marjane Satrapi - Chicken with Plums
Chris Ware & Marjane Satrapi ortak röportajı

Pazar, Kasım 26, 2006

Geniş Açı


Fotoğraf Sanatı Dergisi Geniş Açı 50. sayısı ile veda etmeye hazırlanıyor. Bir dönem Altyazı dergisi Geniş Açı'nın bürosunda konaklarken, Geniş Açı'nın arkasındaki küçük ekibin nasıl bir tutku ile çalıştığına şahit olmuştum. Hatta o manzara dergiyi sürekli takip etmemde etkili olmuştur.

Derginin son sayısında ekip fotoğraf makinesinin karşısına geçmiş ve derginin tarihine uzanmış. Derginin yaşadığı sıkıntıları okurken aklıma sık sık Serüven geldi.

Geniş Açı şimdilik, anlamlı bir sayı ile kenara çekiliyor gibi gözüküyor ama ekip yeni projelerle döneceğinin de müjdesini vermiş.

Bu arada derginin Çizgili Sayfa (Necati Abacı Anısına) bölümünde ise Galip Tekin'in etkileyici "fotoğraf makinesi kafalı" adamı hüzünlü bir şekilde el sallıyor...

Dedektif Nik, Milliyet Pazar ve yine aynı şeyler

Bugün Milliyet’in Pazar ilavesinde Dedektif Nik ile ilgili bir yazı çıktı. Söz konusu yazı için hafta başında benden de yardım istendi, e-posta aracılığıyla küçük bir röportaj yaptık. Bahar Bakır adlı genç -olduğunu düşündüğüm- bir arkadaş, bana karşı son derece iyi niyetli, sempatik ve iltifatkar davrandı. Yazıyı görenler olabilir, kullanılan kimi görsel malzeme için ilk kitabımdan faydalanılmış ve altına da nerden alındığına dair not düşülmüş örneğin. On yıldır çeşitli yazılarımdan, kitaplarımdan faydalanılır ama hemen hiç kimse bu türden bir nezaket göstermemiştir. Yapılması gereken bu olmasına karşın bunu bir nezaket olarak konuşabiliyoruz. Kendisine gösterdiği hassasiyet nedeniyle teşekkür ederim.

Bu yazıyı yazmamın bir başka nedeni daha var. Başına gelenler olabilir, gazete ya da dergilerle bir konuda röportaj yaparsınız, konuştuklarınız ile yazılanlar birbirinden farklı çıkar. Mesleğim itibarıyla konuşuyorum, YÖK benim gibileri “İletişimci” saysa da gazetecilik alanında yüksek lisans ve doktora yaptım. İnsanın eleştirdiği bir konuda mağdur olması trajikomik olabilir ama sürpriz değildir. Bir yerle röportaj yaptığımda bakalım ne demişim diye okuyorum genellikle. Bahar Bakır’la Dedektif Nik hakkında e-posta aracılığı ile röportaj yaptığımız için büyük bir sürpriz beklemiyordum. En azından yazdıklarım copy-paste edilecekti. Ama bu sabah yazdıklarımın da yanlış aktarıldığını gördüm. Bir kızgınlık ya da hayal kırıklığı ile yazmıyorum, söylediklerini önemseyen narsist bir adam durumuna düşmek de istemem. Ama her ne yazılacaksa en azından yazdıklarıma yakın bir biçimde yazılmasını istemek de hakkım. Örneğin 1950’de başlayıp 2000 yılında biten bir dizi için “Sadece Hürriyet gazetesinde 56 yıla yakın bir süredir yayınlanan Dedektif Nik” diyebilir miyim? Bu cümledeki Türkçe doğru değil her şeyden önce. Yazıdaki karmaşık cümlelerimin nedeni İstihbarat Şefinin cevvalliğinden kaynaklanıyor muhtemelen. Aşağıda yazı için sorulara verdiğim cevapları göreceksiniz. Oluyor böyle şeyler diyerek konuyu kapatıyorum.


Dedektif çizgi romanları içinde Dedektif Nik’i ayıran temel özellikler nelerdir?

Alex Raymond çizdiği için önemli bir çalışma, bu denli bilinen ve uzun yaşamış bir başka dedektif çizgi romanı yok. Alex Raymond’un 1956’daki ölümünden sonra bile konuşuluyor olması, bantın onunla hatırlanması bu yüzden. Raymond, bir çok çizgi romancıyı ta çocukluğundan etkilemiş biri. Onun görselliği, nasıl çizdiği hep izleniyor, taklit ediliyor. Sadece Türkiye’de değil çizgi roman üretilen her ülkede öncü çizerler hep Raymond’tan ve onun yıllarca çizdiği Flash Gordon’dan, bizdeki adıyla Baytekin’den mutlaka söz ediyorlar. Öte yandan çizgileri hayranlık dolu sözlerle anlatılan Raymond’un hikayeciliği doğrusu çok da parlak değildir. Batılı çizgi roman araştırmacıları örneğin Dedektif Nik hikayelerinden pek söz etmezler. Polisiyeciler keza öyle…Öyküler üzerinde önemle durulmaz. Konuşulan hep görselliktir, benzersizliğe yapılan vurgularla çizgilerdir.

Dedektif özelliklerini göz önünde bulundurduğumuzda Nik’in benzeşen ve ayrışan özellikleri nelerdir? Benim görüşüme göre Nik bir salon beyefendisi ve insanların gönlünü kibarlığıyla kazanıyor. Bu dedektif kimliğiyle ne oranda örtüşüyor?

İlk dönem polisiye kahramanlar genellikle centilmendir aslında. Kanunlara bağlı, seçkin zevkleri, entelektüel eğilimleri olan üst orta sınıftan iyi eğitimli insanlardır. Soylu olmayabilirler ama kibarlıkları, beyefendi tavır ve jestleriyle göz alırlar. Sherlock Holmes modeline uygun bir anlatısı var Dedektif Nik’in. Akıl yürüten bir araştırmacı ve ona okurlar adına safça sorular soran yardımcısını görüyoruz. Nik’in Honey adlı bir dargın bir barışık olduğu sevgilisi de var. Evlilik hayali, kıskançlık, kavuşamama, sevgilinin kaçırılması-kurtarılması hemen tüm serüven bantlarında kullanılır. Kadın okuru yakalama amacıyla çoğulcu bir okuma olsun istenmiş belki ama bu da etkili bir biçimde anlatılmıyor.

Dedektif Nik ilk kez 1001 Roman dergisinde yayımlandı. Sonra Hürriyet’te yayımlanmaya başladı. Türk okuruyla Nik’i buluşturma fikri nereden doğdu?

Hürriyet, o yıllarda Amerikanvari bir gazete olmak istediğinden görselliğe önem veriyor ve dünyada o dönemin popüler gazetelerini model alıyor. Çizgi romanlar yayınlıyor, Dedektif Nik de dünyada o yılların konuşulan bir bantı. Alex Raymond’u bizim çizerlerimiz de biliyor. Amerika’da ürettikleri kadar yaşam biçimi nedeniyle de şöhretli bir isim Raymond. Bir parça Dedektif Nik’e benziyor, güzel kadınlar, pahalı arabalar…Arabayla sürat yaparken ölüyor zaten…Hürriyet bir de mesleki olarak rakibi olan Türkiye yayınevinin elinden ticari bir hamleyle alıyor Nik’i…

Dedektif Nik’e Türk okuru nasıl bir tepki verdi? “Nik’le büyümek” gibi bir durumdan bahsetmek mümkün mü?

Sadece Hürriyet’te elli yıl yayınlanmak az şey değil, insanlar okumasalar bile göz aşinalığıyla bilirlerdi Dedektif Nik’i. Ama ne kadar okurlardı, ne kadar izliyorlardı doğrusu bilmek mümkün değil. Başlangıçta gazetenin üçüncü sayfasında ve diğer bantlardan ayrı bir yerde kullanılıyor. Sonraki yıllarda kadınlara yönelik bölümlerde diğer bantlarla bir arada yayınlanıyor. Örneğin kadınlar izliyorlar mıydı bilemiyorum. Ama mutlaka nostalji yarattığı, “biz Fatoş’la Dedektif Nik’le” büyüdük diyen birkaç kuşak olduğu kesin…

Kimsenin öldürülmediği ve şiddete başvurulmayan içeriğine baktığımızda bu çizgi romana bir ilk diyebilmemiz mümkün mü?

Şiddetin ve ölümün olmadığı sayısız çizgi roman var. Aslında ölüm yok değildir Nik’te, uzun yıllar yayınlanınca bantlar da zamana ve koşullara göre biçim değiştiriyorlar. Dedektif Nik de şiddet de cinayet de hep vardır, hep olmuştur. Türkiye’de albüm olarak çıkan serüvenler çok yakın tarihli işler, doğrusu dizinin en iyi öyküleri değiller. Dedektif Nik denildiğinde akla gelen Alex Raymond’un çizdiği serüvenler değil de ölümünden sonra diziyi sürdüren Prentice'in üretimlerine yer verilmiş. Gerekçesini bilmiyorum

Dedektif Nik’in vermek istediği ana mesaj nedir sizce?

Merak uyandırmaya çalışan gün be gün kendini okutturmayı amaçlayan bir tefrikaydı Dedektif Nik. Suç dünyasına yönelik iyimser bir karşı çıkışı vardır, onun dünyasında iyi insanlar hâlâ çoğunluktadır ve suçlular mutlaka cezalandırılırlar. Bir din adamı gibi bu mesajı her serüveninde tekrarlar.

Dedektif Nik’in çizgi dünyası içindeki önemi nedir?

Alex Raymond’un yaratmış olması..

Cumartesi, Kasım 25, 2006

Yeni bir çizgi roman blogu

Yeni bir çizgi roman blogu daha açıldı. Arkadaşlarımıza başarılar, kolaylıklar dileriz.
link

Cuma, Kasım 24, 2006

Mizah ve Gerçeklik

Dün ODTÜ’deki Türkiye Estetik Kongresi dahilinde “Mizah ve Gerçeklik” başlıklı bir oturuma dinleyici olarak katıldım. Oturumda üç konuşmacı yer aldı: Yrd. Doç. Dr. Melek Şahindokuyucu (Abant İzzet Baysal Üniversitesi), Arş. Gör. Canan Sarıoğlu (Cumhuriyet Üniversitesi), Doç. Dr. Erdinç Sayan (ODTÜ).

Melek Şahindokuyucu’nun sunumunun başlığı “Estetik Bir Söylemle Sanatçı Ütopyaları ve Sanat yapmada Ütopyanın Tetikleyici Rolü” idi. Bu uzun başlık konuşmasının içeriğini de özetliyor aslında. Konuşmanın sonunda, kendisinin bu oturuma katılmak için herhangi bir talepte bulunmadığını, programın organizasyon tarafından yapıldığını söyledi. Bunda, muhtemelen, konuşmasının bir bölümünde “Mizah sanatçısının usu elbette bir bütündür, eserleri bu bütünün parçalarıdır” gibi bir cümle kullanmış olmasının da payı vardı.

Canan Sarıoğlu “Sanat Alanı Olarak Mizah: Sanat, Mizah, Karikatür İlişkisi” başlıklı sunumunda, mizahın sanatın bir alt dalı değil, başlı başına bir sanat alanı olduğunu savundu. Mizahın karikatür ya da gülmece demek olmadığını öne sürdü. Mizahçının işlevinin aslında hüzün uyandıracak bir olayı bizi güldürecek biçimlerde ortaya koymak, acıdan neşe çıkarmak olduğunu söyledi. Karikatürün de, “düzeyli bir çizim, açık bir mesaj ve ince bir espri” ile mizahı en iyi şekilde işleyen alan olduğunu iddia etti.

Erdinç Sayan’ın “Cartoons and Philosophy: Their Relevance to Each Other” başlıklı sunumu karikatürün nasıl tanımlanabileceği sorusuna yanıt aradı. Karikatürlerin ortak özellikleri üzerinde durdu: ekonomik bir temsil biçimi olmaları, mizahi olmaları, çizilmiş olmaları gibi özelliklerden bahsetti. Fakat aslında her basit çizimin karikatür olarak anılamayacağını (burada smiley karakterlerinin karikatür olduğunu ama Word’deki bookdings karakterlerinin basit çizimli olmasına karşın karikatür olmadığını söyledi), her karikatürün güldürmesi gerekmediğini (burada Sururi’nin çizdiği Cemal Nadir karikatürünü gösterdi ve bu karikatürün küçükken kendisini ne kadar korkuttuğunu anlattı), her karikatürün çizilmiş olması gerekmediğini (fotoğrafların da kullanılabileceğini) söyledi. Bu yüzden bütün karikatürlerin bütün özelliklerinin aynı olmasının imkansız olduğunu iddia etti. Karikatürleri tanımlamak için, Wittgenstein’ın oyunları tanımlamak için kullandığı “family-resemblance” kavramını kullandı. Karikatürlerin sahip olduğu özellikleri “C1, C2, C3,…. Cn” şeklinde tanımlayıp, bir karikatürün bunların hepsine birden sahip olamayacağını, ancak bunlardan birkaçına sahip olan bir şeyin karikatür olarak adlandırılabileceğini söyledi.

Oturumun sonunda, dinleyicilerin soruları alındı. Bir dinleyici neyin karikatür olduğunu anlamak için bağlamın da önemli olduğunu söyledi. “Örneğin, düz bir çizgiyi karikatür olarak düşünmeyebiliriz, fakat bir karikatürist onu öyle bir bağlamda kullanır ki, bazılarımız çok güleriz, bazılarımız çok kızarız vs.” şeklinde bir açıklama yaptı. Erdinç Sayan bu görüşe katıldığını söyledi. Canan Sarıoğlu ise bunun sanatsal bir içeriği olmayacağı için karikatür olarak adlandırılamayacağını düşünüyordu. Kendisi, ayrıca, Erdinç Bey’in gösterdiği “smiley” karakterlerinin de karikatür olmadığını öne sürdü. Günlük gazetelerde çizilen “Bizim City” gibi köşelerin de her zaman sanatsal bir kaygı taşımadıklarını, iş yetiştirme baskısı içinde yapıldıklarını söyledi.

Bunun üzerine, Canan Hanım’a, sunumunda kullandığı bir Gırgır kapağını çizen Oğuz Aral ile ilgili fikri soruldu. Canan Hanım bu kapaktakinin sanatsal bir karikatür ve Oğuz Aral’ın bir karikatürist olduğunu, ama öğrencilerinin üzerinde nasıl çizmeleri gerektiğine ilişkin kurduğu baskıyla onları sanatsal karikatür yapmaktan uzaklaştırdığını söyledi.

Ben de konuşmacılara bir soru yönelttim. İngilizce “caricature” ve “cartoon” arasında bir ayrım yapmak gerektiğini, Örneğin Sururi’nin Cemal Nadir çiziminin bir karikatür, Oğuz Aral’ın kapak çiziminin ise “cartoon” olduğunu söyledim, bu bağlamda, Canan Hanım’a Sururi’nin çizimi konusunda ne düşündüğünü sordum. Onun bir karikatür değil bir illüstrasyon olduğunu iddia etti. Karikatürün yazılı olmasının şart olmadığını, yazısız karikatürlerin de olabileceğini ekledi.

Sorular kısmında ayrıca, makinelerin karikatür çizip çizemeyeceği, insanlar gibi duyguları ve düşünceleri olan makinelerin yapılıp yapılamayacağı, mizah-hüzün ilişkisi (“güleriz ağlanacak halimize”) üzerinde duruldu.

Perşembe, Kasım 23, 2006

Satoshi Kon Paprika ile gerçekliği bükmeye devam ediyor

Satoshi Kon, yeni eserlerini dört gözle beklediğim sayılı anime yönetmenlerinden biri. Şu ana kadar fazla sayıda eser vermemesine rağmen uluslararası çapta bir üne kavuştuğunu da rahatlıkla söyleyebilirim (bir anime yönetmeni için dördüncü sinema filmi ile bu seneki Venedik Film Festivali'nde Altın Ayı adaylarından biri olmak pek de kolay bir şey olmasa gerek).

Psikolojik gerilimden dramaya, ve hatta komediye kadar bir çok farklı temada eser veren Satoshi Kon'u özel yapan yanı benim sadece Philip K. Dick'de gördüğüm tutku ile gerçekliği sorgulamaya devam etmesi. Paprika da bu yöndeki son filmi yönetmenin. Bu sefer gerçeklik ve rüyalar üzerine gidiyor Satoshi Kon.

Aşağıya Paprika'nın Fransızca sitesinin linki (site de filmin İngilizce fragmanını izlemek mümkün) ile Midnight Eye'da (Japon Sineması için bir başucu kaynağı) yönetmen ile yapılmış bir röportajın linkini ekliyorum:

Paprika Websayfası

Midnight Eye röportajı

Çocuk, Ermiş ve Deli...

Corto ile geç tanıştık. Türkiye’de çizgi romanların çok sattığı yıllarda, başka ülkelerde ismi haysiyetle anılan ürünlerdendi. Bize yansıması bile olmamıştı. Memleketin yeni şeyleri beğenmekte tereddütlü, müşkülpesent okuru, bugün, Corto’ya aynı sempatiyle bakar mı bilinmez. Ama Corto Maltese’i haysiyetli sayan özellikler değişmiş değil. İlk yayınlandığında onu farklı kılan bir kaç özellik vardı. Dönemsel olarak Corto’yu çizgi roman evreninde devrimci kılan özelliklerdi bunlar. Çabuk çizilmiş hissini veren fırça kullanımı ve çiniyle kağıdın beyazlığını karşıtlık olarak kuran kareleri hemen göze çarpıyordu. Bu görsel tespit, onu tarz olarak Milton Caniff’e yaklaştırıyordu ama önemli bir farkla: Caniff, “gerçekliği” güçlendiren sert bir çini kullanırken, Pratt, Corto’nun anlatımına uygun biçimde masalımsı düşselliği andıran bir yumuşaklığı tercih ediyordu. Kimi zaman tarama ucunu incelikle-ayrıntıcı bir görsellik için kullanmıyor değildi ayrıca. Ancak asıl fark sanıyorum, anlatılan öykülerdeydi.

Önce hemen görünenlerden bahsedelim: Golden Age dönemi serüven çizgi romanlarını andıran tiplemeleri ve mekânları vardı; öyküler mutlaka bir seyahate, aranan bir hazineye, yolda karşılaşılan türlü tehlikelere dayanıyordu. Ancak Corto’yu kendine özgü kılan, kesitler sunan anlatım dili ve çarpıcı diyaloglarıydı. Ölüme yakın duran tiplemeleri hiç beklenmedik bir anda garip-derinlikli kimi zaman edebiyatı çağrıştıran konuşmalara başlıyorlardı. Corto’nun az konuşan, bencil ve hedonist sayılabilecek görünümünü ters-yüz eden, aslını açığa çıkartan sahneler de böyle başlayabiliyordu. Anlamaktan yorulmuş Corto’nun neleri hatırladığı ve aslında nelerle avunduğunu görmek dizinin önemli parçalarından birini oluşturuyordu.

Çizgi romanlar genellikle tefrika mantığına uygun olarak üretilirler. Her hafta başlayıp biten (ya da albüm olarak belli sayıdaki sayfayla sınırlanarak) öykü anlatmak bir ekonomiyi gerektirmektedir. Tasarlanan her kare, öykünün bir parçasıdır ve akışı sağlayan bir “an” veya “anlatıma” denk düşmektedir. Pratt bir serüven romanında olmayacak kadar öyküyü yavaşlattığı için genel seyir ile ilgisi olmayan sahnelerle karşılaşırız. Öykü kesilirken, oldukça insani, temelde bir duyguya dayanan diyaloglar okuruz. Corto biriyle konuşmaktadır ya da susmaktadırlar, evet bazen birbirinin aynısı, tek bir çizgisi değişmemiş, tek bir sözün geçmediği kareler izleriz. Resmedilenler, sabit bir kamera önünde sessizce duran oyuncuları çağrıştırdığı gibi çizgi romanı ifade olarak edebiyata yaklaştırır. Sürekli aksiyon içinde, şaşırma – irkilme anlarının bolca kullanıldığı, sonu ünlem işaretiyle biten konuşmaların sıkça geçtiği çizgi romanı biçimsel olarak farklılaştıran bir müdahaledir bu. Kalabalıklar, savaşlar, kovalamacalar içinde durgun, bekleyen ve mutlaka özleyen insanlara rastlarız. Adlandırmak gerekirse her şey hüznü çağrıştırmaktadır. “Demek vakit geldi” diye kalkıp kaçmaya ya da kovalamaya devam edecek, ölmeye gideceklerdir. Corto, katıksız bir aynılığın, bıkkınlığın içinde o sahneleri defalarca yaşamış “dünya kaç kere kayboldu, kaç kere bulundu” diyebilecek biridir. Sürprizleri, itirafları ve cesareti, kaçıp giden, erken büyümek zorunda kaldığı geçmişini/çocukluğunu yakalamak içindir sanıyorum. Ermişliği, deneyimlerden-yaşanmış olaylardan ve karşılaşılmış insanlardan beslenir. Hep bir şeylerin peşinden gider ama onu hep ufku, güneşin batışını veya yıldızları izlerken hatırlarız. Hugo Pratt adlı adamın kahramanı olduğunu biliyordur sanki.

[Serüven 3'te yer alan Corto Maltese ilavemizin Levent Cantek tarafından yazılan önsözü]

Çarşamba, Kasım 22, 2006

Serüven'e nasıl abone olabilirim?

Serüven'e nasıl abone olabilirim?
İlgili hesap numaramıza yıllık abone ücretini yatırarak (Can Turhan Yalçınkaya, Akbank Emek-Yeşiltepe Şubesi, Şube Kodu: 172, Hesap No: 60787) abone olabilirsiniz.

Abonelik ücreti ne kadardır?
Abonelik ücreti yıllık (yani 4 sayı için) 25 YTL'dir.

Ek dağıtım ücreti ödeyecek miyim?
Hayır. Abonelik ücretine dağıtım ücreti dahildir. Abonelere dergimiz PTT yoluyla gönderilir.

Dergilerim nasıl gönderilecek?
Aboneliğin başlamasından sonra ortalama 2-3 gün içinde derginiz PTT yoluyla gönderilir.

Yurtdışından abone olabilir miyim?
Evet, yurtdışından da abone olabilirsiniz. Yurtdışı abonelik ücreti 50 YTL. Yurtdışına giden dergiler PTT yoluyla gönderilir.

Dergim eksik, hatalı basılmışsa...
Hatalı veya eksik basılmış dergilerin yerine yenisini gönderiyoruz. Eğer o sayı tükenmişse paranızı iade ediyoruz.

2007 ABONELİK KOŞULLARI
Yurtiçi yıllık: 25 YTL.
Yurtdışı yıllık: 50 YTL. (ya da eşdeğer ABD doları ya da euro)

Yıllık abone ücretini (Can Turhan Yalçınkaya, Akbank Emek-Yeşiltepe Şubesi, Şube Kodu: 172, Hesap No: 60787) hesabına yatırarak, derginin yollanacağı posta adresi açık seçik yazılmış olarak, bilgi@seruven.org adresine mail atmanız gerekmektedir. Mail elimize ulaşır ulaşmaz size cevap yazılacak, ilgili işlemler başlatılarak 2-3 gün içerisinde derginiz adresinize gönderilecektir.

Serüven'in perakende satış fiyatı 8 YTL'dir.

Salı, Kasım 21, 2006

Çizgi Roman Reklamları 8

Süpermen, 1958. Dergi olarak ilk yayını Ceylan Yayınlarından. [Fotoğraf Gökhan Demirkol]

The New Yorker'in bu haftaki sayısı...

The New Yorker'in bu haftaki sayısı Chris Ware'in çizdiği dört alternatif kapakla süslenmiş. Şükran günü temalı bu kapakların yanı sıra çizer, bir de Leftovers adlı tek sayfalık bir çizgi romanıyla dergiye katkıda da bulunmuş. Aşağıdaki linkten bu kapak resimlerine ve çizgi romana ulaşabildiğiniz gibi Chris Ware'in bu işlerini anlattığı kısa bir konuşmayı da dinleyebilirsiniz:

Link

Pazar, Kasım 19, 2006

Server Bedi ve Suat Yalaz

Sağolsun, Oğuz (Eren) yollamış, 1954 yılından, Aydabir dergisinde yayınlanan bir resimli tefrika. Server Bedi imzasıyla yazan Peyami Safa'nın melodram ölçeğinde ilişki öyküsüne Suat Yalaz kareler çizmiş. 4 Sayfa, tek sayıda biten bir öykü.

Cumartesi, Kasım 18, 2006

Penguin Graphic Classics

Penguin yayınevi Deluxe Classics serisinin altında Graphic Classics adıyla yeni bir koleksiyon çıkarıyor. Bu seri içinde Voltaire ve Marquis de Sade gibi klasik yazarların bilindik eserlerinden, Paul Auster ve Haruki Murakami gibi modern yazarlardan yeni klasikleri Chris Ware, Frank Miller, Art Spiegelman gibi ünlü çizerlerin şahane kapak resimleriyle okumak mümkün.

Link

Cuma, Kasım 17, 2006

Giardino Serüven'de...

Öğrencilere Billy Wilder’ı tanıyıp tanımadıklarını sorarım. Genelde cevap “hayır”dır, ben de eklerim o zaman çizgi roman yapamazsınız”. Bana göre birisi Billy Wilder’ı tanımıyorsa çizgi roman yapamaz. Bence bu gerçekten doğru. En azından çoğu Billy Wilder’ı kişi olarak tanımıyorsa bile, içlerinden bazıları birkaç filmini izlemiştir. Ama biri Billy Wilder filmi izlememişse bence bu insanın hikaye anlatabilme ihtimali söz konusu değildir, çizgi romanda, sinemada ya da yazınsal anlamda.

Tamamı Ocak 2007'de çıkacak Yeni Serüven 4'te

Perşembe, Kasım 16, 2006

Manfredi Serüven'de

İlke olarak, klişelerin dışına çıkmak adına değişik türlerden bir karışım yapmak istiyordum. Ken Parker her zaman takdir ettiğim bir çizgi roman olmuştur ama asla benim için bir ilham kaynağı değildir çünkü benim sinematografik ve edebi bakışım Berardi’den tamamen farklıdır. Diyebiliriz ki Berardi daha “klasik”tir bense daha önemsiz görülen türler arasında gezinmeyi severim. De Andre’nin şu mısrası bence çok önemlidir: “Elmaslardan hiçbir şey oluşmaz ama gübreden çiçek çıkar”.

Tamamı Ocak 2007'de çıkacak Yeni Serüven 4'te...

Kle 5 çıktı

Çarşamba, Kasım 15, 2006

Her şey Olacağına Varır (mı?)

Son bir yıldır Türkiye’de çizgi roman satışları geriledi; yeni yayınların yaşama şansının azaldığı, hemen her yayın için kapanma riskinin arttığı bir dönem yaşanıyor. Karamsar olmak için çok sayıda neden mevcut. Yerli üretime dayanmayan bir piyasa olduğu için arz ve talebi belirleyen kıstaslar, satışları artırıcı bir değişim yaratamıyor. Mevcut çizgi romanlar aktüeli (ya da hayatı) izleyen yayınlar değiller. İthal edildikleri için ticari sorunlara tepki vererek kendilerini yeniden biçimlendirme imkânları yok. Türkiye’de çizgi roman, koleksiyoncu tercihleri ile kabız bir nostalji arasında sıkışmış durumda.

Ne yapılabilir? Çözüm, mutlaka hayatı ve günü yakalayan yerli üretimlerle gerçekleşebilir. Bu basit cevap sorunu çözmüyor elbette. Çizgi roman üreterek geçinmek mevcut koşullarda -ve bu satış rakamlarıyla- mümkün değil. Çizgi roman, ancak asıl iş yanında sürdürülebilir bir “uğraş” olmak zorunda.

Üstelik Türkiye’de çizerler maddi karşılık garantisi olmadan çizgi romanla uğraşmak istemiyorlar. Türkiye’de yazarların, romancıların yaptığını her nedense yapmaya yanaşmıyorlar. Bu üretimsizliğe ve kıtlığa rağmen üreticilerin para tercihini kapristen çok “ayıp” saymamız gerekiyor. Hem çizgi romanın küçümsenmesine kederlenip hem de önce parayı düşünmek ve özveriden kaçınmak ayıp değil de nedir?

Romancıların “yazmadan duramadıklarından”, “yazmazsa öleceğinden” söz ettiğini duyarız, okuruz. Oysa çizgi romancılar başka bir dünyanın insanlarıymışçasına telifi düşünüp çizmekten vazgeçebiliyorlar. Onların, edebiyatçılar gibi varoluşsal sorunları yok mu acaba? “Bu hikâyeyi çizmezsem hayatımda bir şey eksik kalır” diyemiyor mu çizerlerimiz. Hadi, “parayla saadet olmaz” diyen Yeşilçam yalan söyledi; eh, bu işin içinde hiç mi aşk yoktur alla’sen ? Parayı aklına getirmeden, anlatmaktan-çizmekten haz duyarak, işe kendini katarak bir albüm çıkartılamaz mı? Çok mu zordur bu?

Çizgi romanla ilgili yeni bir çıkış yolu üretilebilecekse eğer… Bu romancıların yaptığı gibi uzun soluklu, maddi çıkar beklentisiyle üretilmeyen çalışmalarla gerçekleşebilir. Şöyle söyleyelim: Türkiye’nin en önemli romanları telif düşünerek mi yazılmıştır. Elbette, hayır… Türkiye’de romancılar geçim sıkıntısı çekmemiş midir? Elbette, çekmiştir, çekiyorlar… Uzatmayalım, bırakın duyguyu, mantık da bunu gerektiriyor. Tefrika geleneği bitmiş, dergiler tıkanmış, alan marjinalleşmiş durumda. Çizgi romancılar, alışık olmadıkları kitap dünyasının koşullarına uyum sağlamak zorundalar…

Fedakârlık isteyen, zamanı tırmalayan, maddi karşılığı hatırlanmadığı için daha samimi ve heyecanlı olan albümler, çıktıkça-çoğaldıkça Türkiye’de çizgi roman yeni bir yola girebilir…

Hem ya tutarsa…

[Yeni Serüven 3'e Levent Cantek tarafından yazılan giriş yazısı]

Salı, Kasım 14, 2006

Çizgi Roman Reklamları 7

1959 yılından bir dergi daha: "Dakota, Fevkalâde Mecmua"...Tanıtım yazıları süregelen çizgi roman algısını özetliyor. Merak uyandırıcı olması istenmiş, öte yandan çocuklar mı hedefleniyor doğrusu çok da açık değil: " Yıldırımdan daha süratli, panterden daha çevik Tomston'un meraklı maceraları Dakota'da... Mutlaka Görünüz! Kızılderililerin Dakota dedikleri bu acaip mahluk veya hayalet her göründüğü yerliye ölüm saçar. Efsanesi etrafa yayılmıştır. Oğlu Tom Baker kelle avcıları arasından kurtulup annesinin mezarı ile karşılaştığı vakit ne yapacak? Apaşların reisi Karabulut'un oğlu Beyaz Tüy ne planlar kuruyor?"

Pazartesi, Kasım 13, 2006

manara nasıl çiziyor

youtube da milo manara nın çizimleri ile ilgili bir kısa film var. figürlerine ilk önce nereden başlayıp nasıl bitiriyor çok ilginç.

link

Pazar, Kasım 12, 2006

Bay Memo


Youtube'da yönetmenliğini Oky'nin yaptığı iki kısa filme rastladım. Memo Tembelçizer'in amatör bir çizeri canlandıran Faruken Bayraktare'ye yardımcı olmaya çalıştığı ilk filmde siyah beyaz slapstick filmlerin etkisi görülüyor. Oyuncular, bilhassa jest ve mimikleriyle başarılı bir kompozisyon çizmişler:

http://www.youtube.com/watch?v=0nHNeunoVYg

İkinci film ise, 2031 yılında gösterime gireceği söylenen Terror in the City adlı filmin fragmanı. Başrollerinde Peter Robertson ve Metin Demirhan var.

http://www.youtube.com/watch?v=ltf-EkP85Z4&mode=user&search=

Cumartesi, Kasım 11, 2006

Anemi 5

Yaz.Serdar Kökçeoğlu, Çiz. Taner Duran

Cuma, Kasım 10, 2006

Alan Moore The Simpsons'a konuk oluyor...

The Simpsons şu anda yayınlanan 18. sezonu ile televizyon dünyasının en uzun soluklu serilerinden biri. Popüler konulara ve konuklara yer vermekten kaçınmayan serinin Husbands and Knives adını taşıyacağı açıklanan bölümünde ise karşımıza tanıdık bir isim, yani Alan Moore çıkacak.

Seriyi takip edenler bilirler, Simspons'da Comic Book Guy olarak geçen bir karakter vardır. Popüler kültür kuşağının bir temsilcisi olan bu karakter, aynı zamanda the Android's Dungeon adlı bir çizgi roman dükkanı da işletir. İşte Alan Moore'un konuk olacağı bu yeni Simspons bölümündeki alt hikayelerden biri de Springfield'a the Android's Dungeon ile rekabet edecek yeni bir çizgi roman dükkanı açılmasını işleyecek. Alan Moore da bu yeni çizgi roman dükkanında bir imza günü düzenleyecek.

Perşembe, Kasım 09, 2006

Komikazen'de Lemancılar

Bugün bana gelen bir basın bülteninde sürpriz isimlerle karşılaştım. İtalya'da Ravenna'da yapılacak bir çizgi roman festivalinde Türkiye'den arkadaşların çalışmalarına yer veriliyor. Bülten, Vittorio Giardino üstüne yoğunlaşsa da afişte kimileri yanlış yazılmakla birlikte Ramize Erer, Mehmet Çağçağ, Tuncay Akgün, Güneri İçoğlu ve Leman isimlerine yer verilmiş.

Volto Nascosto ve Ersin Burak

Manfredi'nin yayın hazırlıkları süren yeni dizisi Volto Nascosto'nun (Gizli Yüz) kimi bölümlerini Ersin Burak çizmiş. Konuyla ilgili ayrıntıları Serüven'in gelecek sayısında bulacaksınız.

Çarşamba, Kasım 08, 2006

Çizgi Roman Reklamları 6

Arkadaş Dergisi ilanı, 6 Ocak 1962 (Fotoğraf Gökhan Demirkol)

Salı, Kasım 07, 2006

Fermuar'da son durumlar

* Lombak'ın 67. sayısını aldınız mı? Dikkatimi çeken bir şey oldu. Fermuar ekibinden Gökhan Dabak ve Ender Yıldızhan Lombak'a geri dönmüş. Ayrıca, Fermuar'da iki haftadır Oky'nin işleri de yok. Öte yandan iki haftadır Cenk Erdem'in işlerini de görüyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam, Erdem daha önce H. B. R. Maymun'da da çizmişti.

* Cengiz Üstün, son sayıda tam beş sayfa çizmiş.

* Fermuar'ın 8. sayısının kapağında 5 hafta sonra yeniden Şerafettin boy göstermiş. Daha önce Lombak'ta kullanılmış bir kapak resmi, güncel bir konuyla ilgili bir espriyle bir kez daha kullanılmış.

* Dikkatimi çeken bir başka husus, Fermuar'ın bayiilerde diğer haftalık mizah dergilerine oranla daha az sayıda bulunması...

* Aktüel'in bu haftaki - 18 ekinde, Sadece Kaan'la yapılmış bir röportaj var. Kendisiyle yapılan bu ilk röportajda, ağırlıklı olarak Kaan'ın müzik zevki ve dinlediği müziğin (nu metal) işlerine olan etkisi üzerinde durulmuş.

Dedektif Nik çıkmış...

Albümü görmedim ama haberleri çıktı. Dedektif Nik ve Uşak Desmond albümü yayınlanmış, gerisi gelir mi bilinmez ama gazete bantlarının yayınlanacak olması ilginç. Yayınevinin sitesini buldum. Hemen dikkat çeken bir Yalvaç Ural yayını olması, yeni yayınlar da yapacaklarmış. Hoş, yeni değil elbette bunlar: Teksas, Tommiks, Swing vs yazıyor, öyle ilan edilmiş. Telif hakkı bir başka yayınevinde değil miydi?

Herneyse sitede Dedektif Nik'in yaratıcı Alex raymond hakkında malumat veriliyor ama her nedense onun çizdiği serüvenler değil de ölümünden sonra diziyi sürdüren Prentice'in üretimlerine albümde yer verilmiş. Hakikaten garip...Böyle bir dizi, muhtemelen az satacak, çok sürmeyecek...Eh, neden ilk serüvenden başlanmaz veya neden hakkında malumat verilen Raymond'un üretimleri kullanılmaz...

Pazar, Kasım 05, 2006

Çizgi Roman Reklamları 5

1959'da çıkan çizgi romanlardan, Sis Yayınlarının Ali Tekin reklamı. Ali Tekin hakkında yorum için bkz

Cumartesi, Kasım 04, 2006

Serüven 9 röportajı

Serüven 9 röportajı hayal saati'nde...
link

Cuma, Kasım 03, 2006

Kle 4 çıktı

Perşembe, Kasım 02, 2006

Münir Özkul ve Cici Can

Bedri Koraman'ın Cici Can bantında Münir Özkul'a rastladım. 1960 sonunda başlayan serüven Türkiye'den ve dünyadan ünlülerin kaybolmasıyla ilgili. Münir Özkul'un göründüğü ilk karedeki düşünce balonu ince zevklerini ya da yaşam tercihlerini belirler türden yazılmış. Bedri'nin tercihi de olabilir elbette, şöyle düşünüyor Özkul: "Kısa palto alamadık ama şu antika koltuğu alamazsam ölürüm". Dikkat çekecektir, bantın ilk ve ikinci karesinde kaybolan ünlü ise Marilyn Monroe.

Çarşamba, Kasım 01, 2006

Son sayımız İdeefixe'de

Son sayımız yüzde 20 indirimli olarak ideefixe'de satılmaktadır.

link

Çizgi Roman Reklamları 3

1959 yılında Ceylan Yayınları, yayın çeşidini artırarak genişlemeye çalışıyor. Jim Toro, Kit Taylor, Rey Foks yeni yayınlarından bir kaçı. Aynı yıl bir de yerli çizgi roman dergisine başlıyor ve Vehip Sinan'ın çizdiği Topuz'u çıkartıyor. Uzun ömürlü bir deneme olmasa da önemli, çünkü bizde bütünüyle çocuklar için düşünülmüş yerli çizgi roman sayısı -hele ki popülerlik kazanan örnekleri bir elin parmaklarını geçmez- çok azdır. Reklamdaki çizgiler Vehip Sinan'a değil, Samim Utkun'a ait.

Murat Davman

Serüven’de yazılarını okuduğunuz arkadaşımız Gökhan Demirkol, hakkında tez yapıyor. Üstte üçüncü serüveninin ilanını gördüğünüz Murat Davman’dan söz ediyorum. Yayınlandığı dönemde Mike Hammer ile kıyaslanan Davman, Ümit Deniz’in kahramanıydı. O günlerin rağbet gören deyişiyle Zabıta Romanı olan çalışma gazetelerde popülerleşen sayılı polisiye tefrikalarımızdan biri. İlk roman olan Ölüm Perdesi’nin o yıllarda yaşanan gerçek bir olaydan Kapalıçarşı cinayetinden esinlenerek yazıldığı söylenir. Ümit Deniz, polis-adliye muhabirliğinden yetişme bir gazeteci, iddia edildiği kadar gerçeklerden yola çıktığı söylenemese de tecrübelerinden faydalandığı muhakkak. Murat Davman, Ergin Asyalı tarafından yanılmıyorsam Meydan gazetesinin çıkışında resimlendirilmişti. Yukarıdaki ilandaki çizgiler ise Bedri’ye [Koraman] ait.