Korku dergileri, 60’lı yıllarda Amerika’da bir hayli ilgi çekerdi. Bir taraftan dönemin korku filmlerinin başarılı olması korku türünün yaygınlaşmasını sağlarken; diğer taraftan da kullanılan şiddet, cinsellik vb. sebeplerden ötürü toplumun olaya hoş bakmaması bu türün marjinal bir boyut kazanmasını sağlamıştı. Marjinal yayınlar ise her zaman ilgi çekerdi. Çok büyük tirajlara ulaşamamakla beraber, bu dergiler sabit ve sadık bir okuyucu kitlesine sahip olduklarından, her dönem için kârlı birer yatırım olmuşlardır. Warren Publishing, işte bu yıllarda yayınladığı Famous Monsters of Filmland (1958) , Creepy (1964) ve Eerie (1965) gibi dergilerle tanınmıştı. 1969 yılında Warren, farklı bir okuyucu kitlesine seslenmeye karar verdi. Bu kitle, çok daha seçici davranıyordu ve basit korku hikâyelerinden fazlasını istiyordu. Warren Yayıncılık’ın sahibi James Warren, yeni içerikli bir dergi projesi hazırlama işini Forrest J. Ackerman’a verdi. Ackerman, Famous Monsters’ta gayet başarılı olmuş bir kişiydi ve okuyucunun nelerden hoşlandığını çok iyi biliyordu. Kendisi de bir korku meraklısı ve koleksiyoncu olan Ackerman, biraz da o yıllarda popüler olan Jane Fonda’lı Barbarella filminden esinlenerek, Vampirella karakterini yarattı.
(...) Geçmişteki bir olay farklı bir şekilde gelişmiş olsaydı, günümüzün dünyası nasıl olurdu sorusuna en ilginç ve en meşhur cevaplardan birini Philip K. Dick'in Yüksek Şatodaki Adam adlı romanında verdiği şüphe götürmez. Dick, bu romanında II. Dünya Savaşı’nı Almanlar ve Japonlar kazansaydı, nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk sorusu üzerinden bir alternatif tarih yazmıştır. David Brin de, Dick'in sorduğu soruyu tekrar soruyor ve Almanların savaşı kazanmış olmasının nedeni olarak bambaşka bir fikir ortaya atıyor. Hitler’in okültizm ve kara sanatlara olan ilgisine dair yazılanlardan yola çıkarak, Nazilerin kara büyü yoluyla, Thor ve Odin gibi İskandinav Tanrılarını çağırdığına, onların ezeli düşmanlarından Loki’nin de karşı tarafta yer aldığına dair bir hikaye yazıyor. Hikaye ilerledikçe, dünyanın farklı yerlerindeki insanların da, kendi mitlerindeki Tanrıları çağırdığına ve dünyada Tanrılar arası bir savaşın çıktığına şahit oluyoruz. Sadece bir grup bunun bir parçası olmayı reddediyor ve dünyanın bu Tanrılara değil insanlara ait olduğunu savunuyor. Scott Hampton’ın, Alex Ross’unkini andıran fotorealistik çizimleriyle bir sahicilik havası kazanan hikâye, Yüksek Şatodaki Adam’daki o nihailik atmosferini de devam ettiriyor. Ve insanlık kazanıyor (mu?) [C.Y.].
Maus’u tanımlayan ilk şey ne dense veya hikâye birine anlatılmak istense laf dönüp dolaşıp Soykırıma gelir. Soykırım ise tekrarlanıp duran her şey gibi o kadar uzaklaşıyor ki bizden, Yahudilerin 2. Dünya savaşında yaşadıkları da bizi o denli etkilemez hale geliyor. İşin propaganda olduğu, Yahudi lobisinin varlığı ve saire Soykırımdan çok öne çıkıveriyor hatta. Maus’un Pulitzer kazanmasını da buna bağlıyanlar olacaktır muhtemelen. Oysa Maus’u Soykırım hikâyelerinden ayıran birkaç şey var ki, onu gerçekten farklı kılıyor. Ödüllere inanmam, ödüller için nitelikten çok pazarlamanın önemli olduğunu biliyorum ama Maus gerçekten farklı olduğu için bu ödülü alabilmiş diyebilirim. Her şeyden önce mevcut çizgi roman olgusunu tanımlayan her ne varsa Maus buna uymuyor. Böylelikle iki fark belirdi; ilki, Maus herkesin beklentilerinin dışında alışılmadık bir çizgi roman. İkincisi farklı bir soykırım hikâyesi. Üstelik bir fabl hikâyesi gibi dursa da güçlü bir ironi yapılmış, ters yüz edilmiş hemen her şey. Fare olarak resmedilen Yahudilerin farelerden korkması ilginç bir gönderme kuşkusuz. Maus, atlanan bir özelliği daha var. O da azınlık edebiyatının kuşaklar arasında çatışmaya odaklanan (Kafkaesk denilebilecek) anlatım eğilimi. Art Spiegelman, sadece soykırımı değil (belki ondan çok) babasını anlatıyor. Hikâyeye katılan otobiyografik bölümler ve Spiegelman’ın bize hissettirdiği öfke Maus’u güçlü kılan özellikler. Okurdan taraf olmasını ya da anlatılan insanlara safça bir sempati duymasını da istememiş. Yaşadığımız dönemin en beğenilen/konuşulan anlatılarına bakılırsa Maus da aynı etkiye sahip. Kendini konuşturan bir hikâye Maus, herkesi yorum yapmaya zorluyor.
Berardi kendisine Julia’nın niye diğer Bonelli yayınları gibi 94 sayfa değil de 126 sayfa olduğu sorulduğunda şu yanıtı vermiştir: “Sayfa sayısının artışı, bu türe ve benim hikâyelerimin film şeridi özelliğine bağlı bir gereklilik. Bu tarz serüvenleri (hikâyeleri) 94 sayfaya sığdırmak çok zor. Kişileri tanıtmak onları harekete geçirmek, psikolojilerinin derinliklerine inebilmek yeterli olmuyor. Oysa, 32 sayfa fazladan yeriniz olursa çok önemli bir ritim üzerinde çalışabiliyorsunuz. Müzik, vurgular, duruşlar, hızlanışlar ve yavaşlamalardır macerayı etkileyici kılan. Bu her tür için geçerli. Okurun soluğunun, hikâyeyle eş zamanlı olarak hızlanması ya da yavaşlaması gerekli.”
Universitesi Medya bolumunun cikardigi online dergi SCAN'in cizgi roman calismalari ozel sayisi bugun yayinlandi. Dergiye su adresten ulasabilirsiniz: link
Çizgi roman birbiri ardına sıralanmış imajların ve bazen yazılı metinlerin bir bilgiyi iletmek veya izleyende estetik bir etki yaratmak amacıyla üretilmesidir. [Will Eisner]
Garfield dünyaca ünlü bir karakter olduğundan, Jim Davis belli konulardan ve politik yorumlardan kaçınıyor. Hatta mevsimleri, bayramları, kafiyeli espirileri, kelime oyunlarını ve konuşma dilini kullanmayacak kadar ileri gidiyor. Ana karakterin insan değil de hayvan olması, ona mizah konusunda daha fazla serbestlik sağlıyor. Kedi olarak Garfield, ne siyah, ne beyaz, ne erkek, ne dişi, ne genç, ne yaşlı, böylece ırka/cinsiyete/yaşa bağlı bir karakterin söyleyebileceğinden ve yapabileceğinden çok daha fazlasını söyleyip yapabiliyor. Gerçi kimi jest ve tutumlarını gözönünde bulundurursak, örneğin Arlene’in varlığı ve Garfield’ın ona karşı davranışlarına bakılırsa, Garfield KESİNLİKLE erkek değil mi sizce?
[Milton Caniff] Başka birçok niteliğinin yanı sıra, bir karikatürist olarak, çağdaşı olan birçok kişinin ulaşmaya çabaladığı özgün bir vizyona sahipti: Bir illüstratörden çok, bir eğlence üreticisiydi o. Kendisini tıpkı bir roman yazarı ya da bir film yönetmeni gibi görüyordu. Herkesin devamını merak ettiği hikâyeler tasarlarken, mütevazı bir üslupla, “sokakta gazete satmaya çalışan heyecanlı bir çocuk gibiyim” diyordu; ama çizim masasına oturduğu zaman kendisini “koltukta oturan Marco Polo” gibi hissettiğini de itiraf ediyordu. Gerçekten de dünyaları keşfe çıktı, dünyalar yarattı ve onları fethetti. Gerçekçi devamlılıkların henüz taze bir yenilik olduğu dönemde çizgi bant dünyasına girdiğinde, neredeyse içgüdüsel olarak, yeni bir ifade biçimi benimsedi kendisine. Küçük kareler ve balonların sınırlayıcılığı içerisinde karşı konulmaz derecede çekici hikâyeleri nasıl anlatabileceğini iyi biliyordu ve özgün sesleriyle konuşan, yaşayan karakterler yaratabilmek konusunda uzmanlaştırdı kendisini. Desen, karakterler ve diyaloglar, bir çizgi romancının sanatının temel bileşenleriyse, Milton Caniff bu alanların tümünde kendini bir uzman olarak kabul ettirmişti.
(...) Tijuana Bibles olarak adlandırılan ve Küba veya Meksika’da basılan cinsel içerikli çizgi romanlar sonraki yıllarda yayınlandı. Bu dergiler çoğunlukla 8 sayfadan oluşur ve kaçak olarak dağıtılırdı. Özellikleri, o zamana dek erkeklerin sadece hayallerinde yaşattıkları fantezileri kâğıda aktarmalarıydı. Yalnızlıktan canı sıkılan ev kadınının kapısını çalan ilk erkeğe (sütçü, postacı) saldırırcasına kendini sunması bu noktada akla ilk gelen örneklerden. Klişeleşmiş femme-fatale kalıbından sıyrılmış, pin-up’lardaki makyajlı hallerinden eser kalmamış kadın tiplemeleriydi bunlar. Bildik kadın kahramanlar, bu dergilerde farklı yönlerini ortaya koyarlardı. Blondie ve Jane Arden günlük hayatın ucuz alış-verişlerine dahil olmuş, ahlaksızlaşmıştır bu sayede (...)
Maria Reidelbach’a göre, Alfred E. Neuman tiplemesi Jung’vari bir arketip olma özelliği teşkil ediyor. Reidelbach, Neuman’ın, dünyadaki en eski halk hikayelerinde güçlü bir rolü olan düzenbaz/soytarı karakterine mükemmel bir şekilde uyduğunu söylemektedir. Düzenbaz/soytarı karakteri, küçük ve çaresiz görünümünün altında yaptığı şakalarla büyük bir karışıklık çıkarabilme yetisine sahiptir. Kılık değiştirmekten hoşlanır. Orta Çağ’daki karnavallarda boy gösterir ve sık sık başını belaya sokar. Soytarının başka bir özelliğiyse, kibarlık ve dürüstlük gibi toplumsal gereklilikleri gördüğü yerde kaçtığı için, hepimizin bağlı olduğu tabulardan, hiyerarşik düzen ve örgütlerden bağımsızdır. Bizler de onun yaptıklarını seyrederken yeniden soluk almaya başladığımızı hissederiz. İçimize çektiğimiz bu temiz havayla birlikte taze düşünceler ve yeni fikirler ediniriz ya da hiç yoktan oturup şöyle güzel bir kahkaha patlatırız
nasıl çoğu kahraman için insanüstü yetenekleri bir hediye ise, Banner için Hulk asla kurtulamayacağı bir lanettir. Clark Kent, Peter Parker ya da diğerleri bilinçli bir şekilde, sorumluluk alarak süper kahraman kimliğine bürünürken, Hulk bazen en olmadık zamanlarda, Dr. Banner istemeden ve daha kötüsü kontrol edemeden, ortaya çıkar. O istenmeyen, yok edilemeyen bir yan etki, genç doktorun yaptığı bir deney sırasında maruz kaldığı Gama ışınlarının verdiği ağır bir cezadır…Görünüş olarak bir kahraman olmaktan o kadar uzaktır ki, belki de sadece muhteşem gücünden dolayı bir süper kahraman olarak benimsenmiştir... Amerikan bayrağını üzerlerine sarınmış gibi ortalıkta dolaşan (ama daha çok hedef tahtasına benzeyen) Kaptan Amerika, Süpermen veya Örümcek Adam’dan farklıdır. Üzerindeki yırtık pırtık pantolonu saymazsanız, bir kostümü yoktur. Batman gibi başka bir canlıya atıfta bulunup suçluların yüreklerine korku salmayı da düşünmez. Onun bir amacı, önceden belirlenmiş gidilecek bir yolu yoktur [Emre Kuzuoğlu'nun "Öfke, Güç ve Özgürlük" yazısından bölüm]
(...) Savaş yıllarının görkemli patlamasından bu yana okuyucu sayısında azalma olmuştu. Birçok yayıncı daralan pazardaki paylarını korumak için kıyasıya bir mücadeleye girişmişlerdi. Yeni yapıtlar çıkmıyordu ve süper kahramanlar artık okuyucu çekmekte eskisi gibi etken olamıyorlardı. Superman bile okuyucu kaybetmekteydi. Tam bu bunalımın içinde yayıncı William Gaines, sahibi olduğu E.C. Comics adına yeni bir tür ortaya çıkardı. Bu yeni tür, cinayet öyküleri formu içinde kontrolsüz bir şiddeti sergilemekteydi. Söz konusu öyküler çizgi ve anlatım bakımından belli bir düzeyin üstündeydiler ve çizgi roman sanatına yeni bakış açıları da getirmişlerdi ancak, kamuoyunda tepki uyandırdılar. Kızgınlık 1954'de en yüksek noktasına ulaştı. Dr. Frederic Werthem'in "Masumun Baştan Çıkarılışı" başlıklı makalesinin yayınlanması bir çok çizgi roman yayıncısı "Syndicate" sahibinin kulağında tehlike çanlarının çalmasına neden oldu. Bir yasaklama söz konusu olabilirdi. Aynı yıl, yayıncılar bir araya geldiler ve bu sanayii korumak amacıyla, bir tür oto-sansür sistemi olan "Comics Code Authority’yi kurumlaştırdılar. Kendi aralarında belli kurallar saptadılar ve bu kurallara uymayan ürünleri basmamayı ve dağıtmamayı taahhüt ettiler. Toplumu ve endüstriyi korumak amacıyla oluşturulan bu kurum aynı zamanda çizgi roman sanatının büyük ölçüde hadım edilmesi sonucunu da beraberinde getirdi. Artık çizgi roman dergisinin yaratıcı güç olarak bir değeri kalmamıştı (...).
Fransa ve Belçika'da en yüksek çizgi roman satışları, sınırlı bir başlık sayısıyla hipermarketler ağında yapılıyor. Bu da şu anlama geliyor: Geniş kitle, haftalık ve aylık alışverişine çıktığı zaman, genelgeçer tüketim ürünleri arasında çizgi roman almaktan da kaçınmıyor. Bu olgu yeterince eskiye dayanır ve alışkanlıklar arasına öyle yerlemiş durumdadır ki Angoulême Çizgi Roman Festivali’nin (Avrupa’nın en önemli çizgi roman festivali) özel sponsoru bu büyük dağıtım markalarından biridir...
Fransa'da son on yılın en iyi satışların listesini dikkatle incelediğimizde, bestseller’ların, çoğu 25 yaşın üstünde (çoğu zaman da neredeyse yarım asırlık) olan serilerden (Astérix, Blake ve Mortimer, Red Kit, Spirou, Boule ve Bill, Thorgal vb) oluştuğu ve Fransa-Belçika (Franco-Belge) geleneğinin kabul görmüş klasikleri olduğu ortaya çıkıyor (T.F).
Önce bir çizerle diziye başlamadan önce çizimlerine bakıyorum. Eğer çizimlerini beğenirsem onun için hikâyeyi yazmaya başlıyorum. Çünkü o kişiye hayranlık beslemekteyim artık! Daha sonra oturup uzun uzun konuşuruz ve neleri çizmekten hoşlandığını, dizide neler yapmayı tasarladığını anlamaya çalışırım. Benle konuşurken çizeri daha net görmeye başlarım, psikolojik profilini çıkarmaya başlarım... Ruhunu istila ederim bir anlamda... Bir çeşit keşfe çıkarım yani. İçine girip kim olduğunu görmeye çalışırım. Nasıl biridir anlamak isterim. Daha sonra bir hikâye fikrini tartışmaya açarım. Bana bir sürü fikir verir ben de hepsine tamam olur derim. Daha sonra eve gider hikâyeyi yazar ve onu bana vermiş olduğu fikirlerin hepsini hikâyemde kullanmış olduğuma ikna ederim. O da benimle çalışmakta olduğu için mutludur. Onun fikirleri üzerine bir şeyler yapmam- onun duygularını kullanırım [Jodorowsky nasıl yazdığını anlatıyor]
(...) Frank Miller imzasını taşıyan hikâye, Gotham City’nin en zengin adamı Bruce Wayne’in, Batman olma sürecini anlatıyor. Bruce Wayne’in, kötülerin amansız düşmanı Batman’e dönüşmesinin sebebi, pek çok hikâyede tekrarlandığı üzere, çocukken, annesinin ve babasının öldürülmesine tanık olmasıdır. Bu korkunç olayı bir türlü unutamayan Bruce, geceleri Batman kostümüyle, Gotham City’nin karanlık sokaklarında suçluların peşine düşer. Frank Miller, artık ezberlenen bu hikâyeden, öykünün arka planını derinleştirerek, yeni bir hikâye çıkarıyor Batman İlk Yıl’da.
Batman İlk Yıl, ailesinin öldürülmesinin ardından 12 yıl Avrupa’da yaşayan Bruce Wayne’in Gotham City’e dönüşü ile başlıyor. Aynı gün, Teğmen Gordon’un da Gotham’daki ilk günüdür. Milyarder Buruce Wayne, hava alanında gazeteciler tarafından karşılanırken, idealist bir polis olan Gordon’u, “kafasındaki en son şey” dürüstlük olan Emniyet Müdürü Loeb beklemektedir. Hikâyenin ilerleyen sayfalarında, Bruce suçla mücadele için en doğru yolu ararken, Gordon, kötü polisler içinde dürüst kalma mücadelesi verir. Bruce’a doğru yolu gösteren bir yarasa olur: Yardım etmek istediği sokak kadınları ve olay yerine gelen polisler tarafından ölümcül şekilde yaralanan Bruce’un ölmekle hayatta kalmak arasında karasızlığa düştüğü bir anda, bir yarasa ünlü Wayne Malikânesi’nin penceresini kırarak içeri girer. Bruce aradığı ilhamı bulmuştur, suçlu kalplere korku salacak kocaman bir yarasaya dönüşecektir. Gordon’un durumu Bruce’unkinden daha zordur. Emniyet Müdürü Loeb’in kendi çıkarları için kullandığı polis teşkilatında dürüst kalmaya çalışmak, gitgide daha zor ve tehlikeli bir hale gelmiştir. Birbirinden habersiz, suçla mücadele etmeye çalışan iki dürüst adamın yolları bir süre sonra kesişecektir. 1987 yıllında, aylık serinin 404-407 sayılarında yayınlanan hikâyede Miller, süreli yayınların fanları tarafından her zaman ilgiyle karşılanan bir formülü kullanıyor: Bilinen hikâyenin öncesini anlatmak. Karakterlerin monologlarına geniş yer verilen hikâyede bu formülü çok başarılı bir şekilde uygulayan Miller, sadece Bruce Wayne’i ve Teğmen Gordon’u değil, ileride Kedi Kadın olacak Selina’yı ve Çift Surat’a dönüşecek Savcı Dent’i de, birer yan karakter olarak, hikâyesine dahil etmiş. Bilgi hiyerarşisinin tersine işlediği (kahraman kendisi hakkında okurdan daha az bilgiye sahip) Batman İlk Yıl, Batman efsanesinin eksik bir parçasını tamamlıyor. Miller’ın hareketten çok karakterlerin iç çekişmelerine yoğunlaşan hikâyesi, David Mazzucchelli tarafından, süper kahramanların hikâyelerinde fazlaca karşımıza çıkmayan, gerçekçi, abartısız bir tarzda resimlenmiş. Richmond Lewis tarafından yapılan renklendirme de Gotham’ın karanlık yüzünü ve karakterlerin iç çekişmelerini vurgulayacak şekilde abartısız ve karanlık. Aylık serinin dört sayısında tamamlanan (toplam 88 sayfa), konunun sıkıcılaşmasına izin vermeden sona eren hikâye, seriden bağımsız yapısıyla, Batman hayranlarının yanı sıra tüm çizgi roman severlere hitap edebilecek nitelikte bir klasik (TA.M.).