Pazar, Mayıs 31, 2009

Çizgi Roman Dükkanlarında Gezintiler # 1 - Lambiek, Amsterdam

Bir süredir aklımda gezilerim sırasında uğradığım çizgi roman dükkanları hakkında bir dizi blog yazısı yazmak vardı. Gittiğim yerlerde çizgi roman satan yerleri bulup bir iki - hatta bazen daha da fazla - çizgi roman almak bir alışkanlık haline geldi bende. Burada bu dükkanlardan ve aldığım çizgi romanlardan bahsedeceğim kısa kısa. İlk durağımız, Lambiek!

Lambiek Avrupa’nın en eski çizgi roman dükkanı, 1968’de Amsterdam’da Kerkstraat 132 numara üzerinde kurulmuş ve ismini Willy Vandersteen’in bir çizgi karakterinden alıyor. Benim yolum Lambiek’e 2007’nin mart ayında, güneşli bir pazartesi günü düştü. Hemen kısaca popüler çizgi romanlara baktıktan, ve Absolute Sandman ciltlerine bir süre sulandıktan sonra, underground comix arşivinin bulunduğu odaya geçtim. Burada, nispeten tuzlu bir fiyata, Crumb, Shelton ve benzeri çizerlerin 60’larda ve 70’lerde yayınladıkları dergilerin orijinal baskılarını veya daha makul bir fiyata yeniden basımlarını bulabilmek mümkün.

Ben, koleksiyoner olabilme arzusuyla, halihazırda elimde dijital olarak bulunan Zap Comix #1 ve #2’yi almaya karar verdim. Crumb severlere bu dergiler konusunda pek bir şey söylemeye gerek yok, ama “ne ola ki” diyebilecekler için bir iki kelam edelim. Zap’in ilk sayısı, Lambiek’in kurulduğu yılda, 1968’de, San Fransisco’da yayınlandı. Tamamı Robert Crumb tarafından çizilmiş, ve kapağında “Dikkat: Yetişkin Entelektüeller İçindir” ibaresi olan Zap # 1, beat yazar Charles Plymell tarafından yayınlandı ve Crumb ve eşi tarafından bir bebek arabası içinde, Haight-Ashburry sokaklarında satıldı. Bu ilk sayı, Crumb’a has politik doğruluk kaygısı gütmeyen hiciv anlayışını barındırmakla birlikte, Crumb’ın gelecekteki işlerine oranla daha masum bir tavır benimsemişti.

Zap’in ikinci sayısı, bu yeni çizgi roman tarzındaki potansiyeli gören Rick Griffin ve Victor Moscoso gibi, psychedelic poster aleminin önde gelen isimlerinin ve bir başka underground çizer olan S. Clay Wilson’ın katılımıyla zenginleşti. S. Clay Wilson’ın bu sayıdaki ve daha sonraki işleri, Crumb’ın ve genel olarak underground comix akımının şiddet, seks ve grotesklik sınırlarını zorlamasının önünü açan çizgi romanlar olmuşlardır demek çok yanlış olmaz. Zap Comix’in toplamda 16 sayısı yayınlanmış ve Robert Williams ve Spain Rodriguez gibi çizerler de çeşitli sayılara katkıda bulunmuşlardır.

Lambiek’ten mutlu bir şekilde çıktım. Civarda dolaşırken girdiğimiz bir kitapçıda, Bill Griffith’in Zippy the Pinhead’inin bir cildini ve Spain Rodriguez’in My True Story adlı çizgi otobiyografisini indirimli olarak bulmam da, o gün underground çizgi roman toplamaya koşullanmış bünyeme ziyadesiyle iyi geldi.

Lambiek'le ilgili her şey ve devasa bir online çizgi roman ansiklopedisi için http://www.lambiek.net adresini ziyaret etmekte fayda var.

Etiketler: ,

Abdal Gücük

Abdal Gücük, Öykü: Murat Başekim, Çizen: Uğur Sertçelik
link
Yeni hazırlanan Deli Gücük çalışmalarından biri, taslak sayfalardan...

Etiketler:

Cuma, Mayıs 29, 2009

FF Nasıl Kurtulur?


İnanması güç, ama bundan 20 yıl önce Marvel’ın flagship title diye adlandırılan, çok satan 4 dergisinden biri Fantastik Dörtlü idi. Diğer kahramanlar mahallelerini (Daredevil), şehirlerini (Örümcek Adam), dünyayı (İntikamcılar), ya da soylarını (X-men) koruyup savunmaya çalışırken, Fantastik Dörtlü kozmik düzeydeki tehditlerin karşısına dikiliyor ve evreni kurtarıyordu.

Ne var ki 90’lardan itibaren FF’in popülaritesi, tabiri caizse fantastik bir çakılma yaşadı. Şu anda dergi satışları, Amerikan piyasasında bir çizgi roman için ölüm marşının çalmaya başlaması anlamına gelen 40bin eşiğinde, zar zor tutunuyor.

Peki ne oldu da bir zamanların en çok satan dergisi, böyle bir düşüş yaşadı? Birkaç faktör sayılabilir:

1- Öncelikle, John Byrne sonrası senaristlerin elinde, Dörtlü’nün karakterizasyonunda ciddi sorunlar olması.

*Reed Richards: Stan Lee’nin özgün vizyonunda Richards, Jules Vernevari bir karakterdir. Güçlüklerden yılmayan sebatlı bir kaşif; Dünya-yıkıcısı Galactus’u durdurduktan sonra yine bu düşmanının hayatını kurtaracak kadar hümanist bir aydın; okuyucuya (ve Ben'e) son dakikaya kadar ifşa etmediği planlar yaparak tehdidi savuşturan zeki ve cesur bir bilim adamı. Ne var ki 90 sonrası Amerikan kültüründe değişen trendlerden ötürü, yeni kuşak senaristler için bilim adamları, sıkıcı, duygusuz, fiyakasız, gerçek hayattan kopuk, hımbıl “inek”lerdir. Ve Reed Richards’ın 90 sonrası tüm karakter betimlemeleri bu hatadan nasibini almıştır. Yazarlar karakteri sevmediği için okuyucu da doğal olarak sevememiştir. Son maceralarda Richards, kendisiyle aynı panelde poz kesen maço ve dominant alfa erkek karakterlerin (Wolverine veya Yüzbaşı Amerika gibi) terslediği, ders verdiği, onların karizmalarını arttırıcı bir yardımcı öğe olarak kullanılmıştır.

*Ben Grimm: Bu karakterin özünü oluşturan o hassas denge unutulmuştur. The Thing, “altın kalpli canavar ile Brooklyn’li beyzbol+sosisli seven halk adamı”nın benzersiz bir karışımıdır. Ancak yine son yıllarda karakter genelde gereğinden fazla esprili veya gergin bir figüran olarak, Thor veya Hulk’ın pataklayabileceği bir kaya torbası olarak sunulmuştur.

*Johnny Storm: Ateş Adam, değişen çağa uygun olarak, Playstation ve kızlardan başka bir merakı olmayan, bir nevi Bart Simpson olarak portrelenmiştir. Marv Wolfman veya John Byrne’ün 80lerde oluşturduğu o “çabuk parlayan, ama yavaş yavaş hatalarından ders alarak olgunlaşmaya başlayan öfkeli genç adam” personası unutulmuştur.

*Susan Storm: Mark Millar’a göre tüm Marvel kadınları sorunludur. Çünkü “Görünmez Olmak” veya “Küçülerek ortadan kaybolmak” gibi utanca dayanan güçlere sahiptir. 80lerde Görünmez Kız, kendisine genelde biçilen “tehlikedeki kurtarılması gereken hanımefendi” rolünden sıyrılarak kendini bulmuşsa da, sonradan elinin ayarını tutturamayan senaristler yüzünden bazen Xena haşinliğinde, bazen ise Marge Simpson sağduyusunda (ve etkisizliğinde) sunulmuştur. Ve bu sayede önemsenmeyen, gerçekten de görünmez bir karaktere dönüşmüştür.

2- FF, anlaşılmaz bir sebepten ötürü, senarist ve okuyucular tarafından bir çocuk dergisi olarak görülmektedir. Bu zihniyet, Stan Lee’nin, kendisine danışan her yeni FF senaristine verdiği o hatalı tavsiyeden ötürü ( “Bu ekibin adı “Fantastik Dörtlü”, “Realistik Dörtlü” değil! Ona göre yazın.” ) birbirinden absürd ve hiç de fantastik olmayan öykülerle pekiştirilmiştir. Sorunlu karakterlerle, gerçekten fantastik öğelerin harmanlanmasından oluşan o hassas dengeyi tutturamayan, grup içi dinamikleri irdelemekten kaçınan her yazar, çözümü, FF'i dev canavarlar ve robotlarla dövüştürmekte bulmuştur.

Ve artık bugün FF, 20 yıl önceki başarılarının ekmeğini yiyen, kendi mitolojisine 89’dan beri yeni birşey katamamış, kimsenin ciddiye almadığı bir ürün olmuştur. Çağdaş Marvel evreninde, naif bir nostalji nesnesi olmaktan öte bir rolleri yoktur. Bir zamanlar en aktif rolleri oynadıkları büyük yaz crossoverlarında, editör zorlamasıyla şöyle bir görünüp, hemen ardından kendi dergilerinin yavan limbo'suna dönüvermektedirler.

Yine de bu hatalar telafi edilebilir. Stan Lee’nin altın çağında yarattığı bu dört karakterin özünde, gizli formüllerinin bileşenleri olan o pathos ve sense of wonder hala durmaktadır. Ne var ki değişen değerler, anti-kahraman furyasının yükselmesi ve içgörüsüz yaratıcıların elbirliğiyle Fantastik Dörtlü, can düşmanları Dr. Doom’un bile başaramadığı bir yıkıma uğratılmış, karakterler yaşlanmış ve yıpranmıştır.

Perşembe, Mayıs 28, 2009

Mercenary

link
İlker Serdar

Etiketler:

Çarşamba, Mayıs 27, 2009

Bağdat’ın Aslanları


Bağdat’ın Aslanları, Brian K.Vaughan ismiyle hatırlanan bir grafik roman. Oldukça parlak bir fikre dayanıyor. Bağdat’ın bombalanması sırasında Hayvanat Bahçesinden dört aslan kaçmış ve Amerikalı askerler tarafından öldürülmüşler. Gerçek olup olmadığını belli olmayan bu haber, romana ilham vermiş. Vaughan, hayvanat bahçesinin ağır savaş koşulları yüzünden terk edildiğini, bu kaotik ortamın bütün canlıları derinden etkilediğini gerçekten güzel betimlemiş. Aslanlar neler olduğunu anlayamıyorlar, başka meseleleri var. Vahşiliklerini yitirmişler, yiyecekleri azalmış, özgürlükten konuşuyorlar. İlginç bir “ufuk” metaforu kullanılmış örneğin. Geçmiş yaşantılarından, hatırladıklarından, kimilerinin hiç görmediği ya da unuttuğu ufuktan söz ediyorlar. Bakıcılar, onların canlılarla ilişkisi, iyilik ve kötülük, ölüm ve öldürme ve dönüp dolaşıp özgürlük konuşuluyor. İki dişi aslanın birbirleriyle olan gerilimli dostlukları, yaşlı erkek aslanın endişeli yorgunluğu, yavru aslanın meraklı ataklığı karakter özellikleri olarak yolculuklarına eşlik ediyor. Ufuk metaforuyla bir arada düşünüldüğünde hikayenin asıl sorununun özgürlük olduğu söylenebilir. Yaşlı kaplumbağanın insanlara akıl sır erdiremediğini boşuna dinlemiyoruz, doğa ile tankların karşılaşması, Saddam’ın Sarayına uğranılması veya aslanları öldüren askerlerin sözleri hep bu bağlamı pekiştiriyor. Ben yine de aslanlar arasında yaşanan iki ayrı cinsel şiddet yüklü sahneyi beğendim. Biri Safa’nın başına gelenleri hatırladığı sahne, diğeri Noor ile Zill arasında ormanda geçen kodçözücü diyaloglar… Her ikisi de dokunaklı ve işlevseldi….Zill ile Safa’nın finalde yapacakları gösterileri de besleyecek nitelikteler üstelik. Albümün çizeri Henrichon, fotoğraf ayrıntısında sahneler kurmuş, renk seçimleri içerikteki şiddeti yumuşatır türden. Albümü İzmirli Baykuş Kitap yayınlamış, iyi basılmış, titizlenilmiş. Ses ve vurgu farklılıklarını vurgulamak için kaligrafiye özenilmiş. Güzel bir albüm Bağdat’ın Aslanları. Düz bir metin değil, tartışılabilir olduğu için anlatı ve biçim olarak yeni bir metin…

Etiketler:

Salı, Mayıs 26, 2009

Fırfır’daki Kısa Öyküler

Halil İ.Yıldırım’ın Çizgi Öyküler albümü 1996 yılında çıkmış, doksanlı yılların hemen başında Fırfır dergisinde yayınlanan çalışmalardan yapılmış bir seçki bu. O dönem mizah dergilerinde kullanılan çizgi romanların kısa olması, o hafta başlayıp bitmesi, finaldeki sürpriz bir espriye dayanması ve mümkünse erotik bir gerilim içermesi bekleniyordu. Yıldırım’ın hikâyeleri bu beklentiyle istenen-üretilen çalışmaların en iyilerinden değil ama dönemin çizgi öykü anlayışının nasıl olduğunu göstermesi açısından tipiklik taşıyor. Tiplemelerdeki Suat Gönülay etkisi de bir başka gösterge: Mizah dergilerinde çizgi roman yapan çizerler yabancı sanatçılardan çok kendilerinden önceki kuşağı-çalışan isimleri izlemişlerdir. Gerekçesi çizerlerin yabancı dil bilmemeleri olabilir, ama açılımı kendini tüketen bir daralma olmuştur. Çizgi Öyküler, Halil İ.Yıldırım’ın kendi imkânlarıyla çoğalttığı bir albüm, ancak sahaflarda bulunabiliyor.

Etiketler:

Pazar, Mayıs 24, 2009

Pı'ya Mektuplar

Pı’ya mektupların esası, bütün sözlüklerin en yıpranmış sözcüğü: Aşk. Ümitsizlikten, terkedilmişlikten ölüyor her sahneye çıkan. Hiçbir kahkaha çınlamıyor karelerde. Berduşun soğuk elleri, hem "ibne"nin hem kaldırımın sesi; küçük kızlar gibi titreyen, karanlığa hissedar öyküler. Bitimsiz intikam hayattan. Şiddet yüzlü adamlar, karaağaçlar, arka sokaklar, uzak diyarlar, uzaylılar. Faust en meraklı okuyucu, Pı terkeden; Galip, çizmeye keş.

Etiketler:

Cuma, Mayıs 22, 2009

Ali Tekin Beşeriyet İçin Savaşıyor!

Ali Tekin için bir İngiliz çizgi romanının Türkleştirilerek yayınlanması denebilir. Kitabın önsözünde yazılanlara göre İngiliz Büyükelçiliği, İkinci Dünya Savaşı sırasında Türk hükümetinden Hür dünyanın Nazilere karşı savunmasında “kıymetli Bir Türk Pilotunun” kendilerine verilmesini istemişti. Ali Tekin’in ismi ve varlığı gerek savaş sırasında gerek sonrasında gizli tutulmuştu. Yine önsözde yazılanlara bakılırsa “harp vesikaları ortaya dökülünce hakikat anlaşıldı. Kitabçılar Ali Tekin’in maceralarını basmak için birbirlerine düştüler. Elinizdeki kitab büyük fedakârlıklarla aldığımız bu harikulade serinin tercümesidir”. Büyük puntolarla metnin altına düşülen not ise şöyle: “Her şeyi Avrupa’da çizdirilen ve hazırlatılan ilk Türk Kahramanlık Dergisi”. Yayınevinin yaptığı eğlenceli alicengiz oyunu metnin çevirisinde de sürüyor. Üst yazılarda oldukça eğlenceli –konuşma tonunda- bir serbest çeviri yapılmış: “Hey koca Türk! Ali Takin’in yaptığını kimse rüyasında göremezdi (…) Türk Kanı taşımak başka şeydi ne de olsa (…) Ali Tekin planını anlattı, akıllı adamdı doğrusu” vs… İlginç bir not olarak çevirmenin (ya da yayıncının) Eskişehirli oluşu nedeniyle Ali Tekin de Eskişehirli olmuş. Son sayfadaki üst yazı: İngiliz Harp tarihleri şöyle yazar: Bir Türk’ün akıl almaz cesareti ile beşeriyet tehlikeden ve ölümden kurtulmuştur”. Eskişehirli Acar pilot Yüzbaşı Ali Tekin’in hikâyedeki son sözleri ise uyarlamanın genel havasına uygun: “of of… İçim memleketi çekiyor… Bir şiş kebap olsa…”. Ali Tekin, Milli kütüphane kayıtlarında yer almayan bir çizgi roman. Sis Yayınlarından çıktığı düşünülürse yüksek ihtimal ellili yılların sonunda çıkmış olmalı. Serinin 15 günde bir yayınlanacağı belirtiliyor, ama ilk kitaptan sonrasının çıkıp çıkmadığı belirsiz. Yüzbaşı Volkan’ın öncülerinden sayılabilecek Ali Tekin, Eskişehirli Ali Recan’ın çocukluğunda okuduğu çizgi romanlardan biri olabilir. Bir başka not ise gerçekten Ali Tekin isimli bir Türk pilotunun yaşamış olması, 1957 yılındaki ölümü ile gazetelere ve popüler kültüre sirayet etmesidir. Sadece bu çizgi roman değil bir başka İngiliz çizgi romanına Jeff Hawke’a da yakıştırılmış bir isim olmuştur Ali Tekin.

Etiketler:

Perşembe, Mayıs 21, 2009

Pencere…Köprü…Ve Ötesi…

Pop müziğimizin ilginç isimlerinden biri olan İlhan İrem, bir dönem farklı müzikal denemelere yönelmiş “senfonik” olduğunu söylediği çalışmalar yapmıştı. Bu çalışmaları birbirini tamamlayan Pencere (1983), Köprü (1985), Ve Ötesi (1986) adlı üç albümle sonuçlandırmış, ardından müzikten uzaklaşmıştı. Yine o dönem müzik kitapları yayıncılığı yapan Stüdyo İmge çevresi İlhan İrem’in bu çalışmaları hakkında –üçüncü albüm çıkmadan- bir kitap hazırladı (1985). İzzet Eti, Burak Eldem ve Adnan Özer’in derlediği kitabın ilginç bir özelliği de vardı. Nuri Kurtcebe, İlhan İrem’in yazdığı şiir-öyküyü çizgi romana dönüştürmüş ve bu da kitapta yer almıştı. Kurtcebe’nin sonraki yıllarda benzer nitelikte yapacağı çalışmaların ilk örneği olan çizgi roman, İrem’in şiirsel anlatımını tamamlayan illüstratif sayfalardan oluşuyordu. İrem’in Köprü albümünden derlediği şarkı sözleri -üç ya da dört dize- bir çizgi roman sayfasına denk düşecek biçimde kullanılıyordu. Kitabın içinde renkli olarak birinci hamur kağıda basılan ve 24 sayfa süren çizgi roman sadece Kurtcebe için değil memleket çizgi romanı için de ilk örneklerden biriydi.

Etiketler:

Çarşamba, Mayıs 20, 2009

Çizgi Roman Üreticisi Olmak

Dün Ankara'da Deli Gücük ile ilgili imza ve eskiz günü yapıldı. Yeni alışveriş merkezlerinden birinde, öğleden sonra bir stand açıldı. Bir kaç ziyaretçiden bahsetmesem olmayacak. Önce resimde gördüğünüz küçük kardeş geldi. Bize çizdiklerini gösterdi. Hepimizin bildiği gibi Türkiye'de eskisi kadar çizer yetişmiyor. Geçim sağlayabilecek mecralar epeyce daraldığı için gençler başka alanlara kayıyorlar ister istemez. İleride çizer olmak istediğini söyleyen bir minik hepimizin ilgisini çekti. X-Men hikayeleri çiziyormuş...

Benim oğlum da Örümcek Adam'ı çok seviyor. Hayatında hiç okumadığı ve seyretmediği bir kahramanı çok seviyor demek daha doğru. Dün öğleden önce parka gittik birlikte. O oynarken ben kenarda oturuyorum. Koşarken birden durdu, yumruklarını sıktı, karnını tuttu ve yere diz çöktü. Doğal olarak telaşlandım, karnının ağrıdığını, tuvalete gitmemiz gerektiğini düşündüm. Koşarak yanıma geldi ve beni dakikalarca güldüren cümleyi sarfetti: "Baba ağ atamıyorum" yumrukları sıkılıydı. Tuna, Sipaydirmen olduğunu düşünüyor, büyüdüğünde de "Büyük Sipaydirmen" olacağını söylüyor. Bilmem, inandırıcı olabilir miyim ama hiç bir biçimde yönlendirmem olmadı. Bu yaşlarda bir yakınınız ya da tanıdığınız varsa bu tepkinin oğluma özgü olmadığını bilirsiniz. Tuna'nın bütün arkadaşları çeşitli süper kahramanlardan söz ediyorlar. Tuna, Kırmızı Sipaydirmen, Siyah Sipaydirmen ve Örümcek Adam'ın ayrı kahramanlar olduğunu düşünüyor.

Yerli üretimin, böylesi yaygın bir güçle rekabet etmesi imkansız. Kendisini Sipaydirmen sanan sanıyorum yüzbinlerce çocuk var. Oysa siz maça başlarken yerel bir yaygınlık dahi gösteremeyeceğinizi biliyorsunuz.

Dünkü imza ve eskiz gününde standın önünden bir teyze geçiyordu, kitabın kapağını dahi kaldırmadan "niye korkunç şeyler çiziyorsunuz, güzel kızlar çizsenize" dedi ve bizden aldığı kağıda bir kadın yüzü çizmeye başladı. İddiası ölçüsünde bir çizgisi yoktu, biz de bunu biliyorduk üstelik herkesin haklı olduğuna inandığı ve birilerine ders verdiği bir memleket ortalamasında yaptığı yeni ya da farklı da değildi. Güldük, geçtik ama...

Bu arada yeni albüm çalışmalarına başladığımızı da duyurmuş olayım...

Pazartesi, Mayıs 18, 2009

Genel Çizim Yokluğu



Büyülü Rüzgar’ın son üç sayısını peşisıra okudum. Son sayıyı Milazzo çizmiş, önceki ilk iki sayı ise birbirini izleyen tek serüven olması bakımından ilginç. Aralıklarla Büyülü Rüzgar hikâyelerinin final sayfalarının sıkıştırılması şikâyetimi yinelerim. Finalde tempo yükseltmek başka bir şey, finalde eksik kalmak daha başka bir şeydir… Hemen her defasında önceki sayfaları karıştırıp, ne gerek vardı bu karelere dediğim bölümler oluyor…Bu kez başka bir şikâyetim var, iki sayılık tek hikayeyi beğenmedim. İki ayrı anlatı gelişiyor ama sonra birleşmiyorlar. İlki başka bir yere gidiyor, nereye gittiği de hikâye için anlamsızlaşıyor. O hikâyede ilgimi çeken bir şey oldu, ikinci sayıda iki ayrı sahnede düello yaşanıyor. Bilirsiniz düello western estetiğinin şahikasıdır, sonu ölümle bittiğinden gerilimlidir. Kötü adam ölür, hikâye çözülür vs… Bu iki ayrı düello sahnesi de kötü çizilmişti. Ne bir genel çizim vardı, sahneyi bütünlüklü olarak gösteren ne de tarafların birbirlerine ateş ettiklerini gösteren bir şahika anı…Sonra Milazzo’nun çizdiği hikâyeyi okudum. Orada da benzer bir sorun vardı. Milazzo da bir düello sahnesi çizmişti. Metruk bir gemide dengesini yitirmiş bir katil ile Ned’in düellosu resmedilecek. Ne gemideki iç mekân belli ne de kim nerede-nasıl duruyor….Yakın çizimler, göğüs planlarıyla sahne geçiştirilmiş…Kim nerden kime ateş ediyor belirsiz...Geçitirilmiş, kolayına kaçılmış...

Etiketler:

Eskiz ve İmza Günü

Yarın 365AVM'de Deli Gücük eskiz ve imza günü düzenliyoruz. Ankara'daki çizgi roman ve Deli Gücük severleri bekliyoruz....

DELİ GÜCÜK İMZA VE ESKİZ GÜNÜ
19 Mayıs 2009 Salı
Saat: 14:00-18:00
Çankaya 365 Alışveriş Merkezi

Etiketler:

Pazar, Mayıs 17, 2009

Biraz destekle...

(...) Her hikâyenin hem yazısı hem çizgileriyle oldukça güçlü bir yapısı var. Böyle genç bir grubun böyle bir ortak yapıt ortaya çıkarmış olması, Türk çizgi roman sanatının biraz destekle ne kadar ileri gidebileceğini de gösteriyor (...) [Okay Gönensin, NTV Tarih, Mayıs].

Etiketler:

Cuma, Mayıs 15, 2009

Canavar Koyun Shaun

Shaun the Sheep, çocuklar için tasarlanmış bir animasyon. Yalın bir ifade aranırsa dizi bu biçimde nitelenebilir, elbette sadece bu değil. Son derece basit bir fikre dayanmakla birlikte ebeveynleri de cezbedecek eğlenceli ayrıntılar içeriyor. Animasyonlar ticari olarak benzer bir mantığa dayanıyorlar, kemik izleyiciyi -burada çocuklar- elde bir sayıp farklı izleyicilere yöneliyorlar. Şurası açık ki filmleri konuşulur kılan temelde ebeveynler çünkü –bakınız okuduğunuz yazı-. Shaun the Sheep, yedişer dakikalık kısa bölümlerden oluşan bir BBC dizisi. Seyretmeyenlere şöyle bir tüyo verebilirim: Aardman’ın işlerini seviyorsanız, diziye bayılacaksınız. Tavukları Firarda, Fareler Şehri veya Wallace & Gromit ekibin popüler işlerinden bir kaçı… Hikaye bir çiftlikte geçiyor, Çiftçi, sadık köpeği, koyunlar, domuzlar ve diğer şeyleri seyrediyoruz. Shaun, pratik zekalı ve hınzır bir koyun. Latif Demirci’nin Canavar Koyun Orhan tiplemesi kadar underground ve politize değil ama pek çok yönden onu andırıyor. Konformist ve statükocu, durumdan vazife çıkardığı da oluyor ama bazen öyle şeyler yapıyor ki punk olduğunu düşündürtüyor. Koyunların yaşam alanı söz konusu olduğunda bambaşka birine dönüşüyor. Sadece durumu kurtaran değil herkesi etkileyen liberter değişiklikler yapıyor. Aslına bakılırsa bütün çiftlik hayvanları, çiftçiye göre ayarlıyorlar hayatlarını. Yüzleşmeden, tepki çekmeden, öne çıkmadan düzenliyorlar her şeyi. Her defasında işler karışıyor, hiyerarşi bozuluyor ama her defasında hiçbir şey olmamış gibi yeniden düzenleniyor. Siyaset bilimi ve sosyolojinin yeni ilgi alanlarından biri olan maduniyet tezleri için dizi epey malzeme çıkartıyor. Müzikler güzel, ironik bir dili de var, ilk iki sezonu yayınlandı, bulursanız kaçırmayın.


Etiketler:

Perşembe, Mayıs 14, 2009

Gifford’un Tehlikeli Kadını, Perdita Durango

Barry Gifford, David Lynch’in Wild at Heart (Vahşi Duygular) filmiyle popüler olan bir romancı. Lynch ile sonraları da çalışan Gifford radikal Amerikan edebiyatının bilinen isimlerinden. Ayrıca sinemaya da uyarlanan Perdita Durango, Wild at Heart filminde Isabella Rosselini’nin canlandırdığı yan tiplemelerden biriydi. Perdita Durango’nun Wild at Heart, True Romance ya da Natural Born Killers gibi popüler filmlerin suçlu Romeo-Juliet’lerine benzer bir hikâyesi var. Hollywood gibi anaakım bir mecra dışında hikâyeleştirildiği için daha sert ve marjinal bir içeriğe sahip. Perdita Durango hemen her şeyi yapabilecek tehlikeli bir kadın, yoluna çıkan erkekleri harcamakta üstüne yok. Bugününü anlamak için bakıldığında çok da hak verilebilir bir geçmiş hikâyesi yok. Kısa süreli sevgilileri oluyor, hikâyede karşılaştığı her erkeğe seks öneriyor örneğin. Belli amacı olan seri katillerden sayılamaz. Amerikan ahlakından ve Ortodoks alışkanlıklardan rahatsızlık duyduğunu açıkça söylüyor ama yaptıklarını bir rövanşizm olarak görmek abartılı olur. Perdita Durango, günü yaşayan bir suçlu. Ona sempati duymamızı gerektirecek bir tutarlılık taşımıyor. Siyah bir erkekle birlikte olduğu için kabilesi tarafından öldürülen Kızılderili kız hikâyesini duyduğunda hemen gidip bir Kızılderili erkeği önce baştan çıkarıyor sonra kafasını kesiyor. Duyduklarının doğru olup olmamasından çok onun o an için hissettikleri önemli.

Scott Gillis memleket okurunun alışkın olmadığı çizgilere sahip. Bob Callahan’ın yan hikâyelerle gelişen senaryosunu güçlendiren kareleri var. Anlatılan hikâyeyi imleyen (derinleştiren) imgeler kullanıyor. Çizgisindeki farklılık çiniyi kullanma biçiminde. Deseninden çok çinisi dikkat çekiyor. Geçmişi hatırlatan “fotoğraflar”, halüsinasyon ve rüya illüstrasyonlarına uğraştığı çalışmanın bütününden anlaşılıyor. Gillis, “ya sev ya terk et” türü çizerlerden; soğuk, mesafeli, kendini okurdan uzak tutan üreticilerden. Perdita Durango, Türkçede sınırlı sayıda yayınlanan grafik romanlardan. Az bulunur olması okunmasını şart koşuyor.

Etiketler:

Salı, Mayıs 12, 2009

Gir Değil Wilson

Teks Özel Albüm 14 Colin Wilson’un çizgileriyle çıktı. Wilson’un özelliği Frankofon çizgi romanın klasiklerinden, bir başka western kültü Blueberry’nin çizerlerinden biri olması. Genç Blueberry dizisinin çizgisi ona emanet edilmişti. Bu nedenle Teks’in özel bir albümünü çizmesi önerilmiş, öyle anlaşılıyor. Blueberry ile Teks’in birlikte görünmesi İtalyanları heyecanlandırmış olmalı. Moebius olmasa bile onun çizer olarak çırağı sayılabilecek bir çizerin seçilmesi de manidar aslında. Moebius’un Teks çizmeyeceği-bu kadar geniş bir zamanı bu işe ayıramayacağı belliyken... İtalyan çizgi romanseverler Blueberry’yi bilirler ama Frankofonların onlar kadar Teks’i bildiğini söylemek yanlış olur. Şöyle de söylenebilir: Frankofon çizgi roman dünyası fumettilerden, özellikle Bonelli üretimlerinden pek haberdar değildir.

Teks’in bu tür albümlerini özellikli kılan şey uluslararası niteliği olan çizerlere sipariş edilmesinden çıkıyor. Uzun bir zaman içerisinde, uğraşılarak çiziliyor. Bonelli için itibar yayını olduğu aşikâr. Muhtemelen yüksek telif ödeniyor, iki yüz küsur sayfa çizmek oldukça yorucu-aylar sürebilecek bir uğraş gerektiriyor çünkü. Wilson, çizgi ve tarz olarak Moebius’u izleyen bir sanatçı. Bazen öyle sayfalar çiziyor ki altına Gir imzası koyulabilir. Albümü okurken insanın aklına hep bu benzerlik geliyor. Bu da albümün niteliğini belirliyor aslında. Anlatılan öykü ise tipik sayılabilecek-herhangi bir farklılığı olmayan Teks anlatısı. Kötü adamların arasına sızmak için mahkûm olan-hapishaneye giren kim bilir kaç seriyal kahramanı vardır, kim bilir kaç kez Teks bu tecrübeyi yaşamıştır desek hikayeyi özetlemiş oluruz aslında...

Etiketler:

Cuma, Mayıs 08, 2009

Bir Mangaka; Yoshihiro Tatsumi


Amerika'da yetişkinlere yönelik çıkan grafik romanların ve kısa hikayelerin popülerleşmesinden yıllar önce, Yoshihiro Tatsumi bu janrı, vatanı Japonya'da icat etmişti bile. 1950'lerin başında "dramatik çizimler" anlamına gelen "Gekiga" yı yarattı. 2. Dünya Savaşın'da uğradıkları yıkım Japonların kafasında halen tazeyken bile Tatsumi sıradan insanların Tokyo gibi bir şehir dekorunda sessizce çektikleri acıları içeren bu hikayeleri tek başına hem yazdı hem çizdi.

Genellikle psikolojik korku ve ihtiyaçlarını sözlü olarak dile getiremeyen bu karakterler garip,alışılmadık ve hatta tehlikeli durumlarda özgürlüğü bulmaktadırlar. Hikayelerinde çok detaylı ve realistik çizim stilinden dışavurumcu stile kadar çeşitli illustrasyonlar kullanan Tatsumi'nin pazarın dışında geniş ve sağdık bir fan kitlesi oluşmuştu. Amerika'da, ancak 2005 yılında çevrilen "The Push Man, and Other Stories " hikaye albümüyle tanınabildi. 2. Dünya Savaşı'nda, Tatsumi çamaşırhane işleten bir çiftin oğluydu. Ailesi o kadar fakirdi ki Tatsumi okula, o zamanlar eğitim paralı olduğu için, düzenli olarak gidemedi. Teselliyi o zamanlarda kiralık olarak verilen çizgi romanlarda buldu, müşteriler saati küçük bir meblağ karşılığı olan çizgi romanları kiralarlar ve istedikleri kadar okurlardı. Çizgi romancı Osamu Tezuka'nın hayranı olan Tatsumi, çizerin evlerine yakın bir yerde oturduğunu öğrenir. Tezuka'yı ziyaret eder, o da bu genç hayranına yardım eder ve ona çizer olarak destek verir. Sonunda Tatsumi yaşadığı Osaka'daki çizgi roman kiralama şirketi olan Hinomaru Publishing'de iş bulur ancak Japonya'da ekonomi iyiye gittikçe ve çizgi romanlar artık alınabilecek duruma geldikçe çizgi roman kiralama pazarı iflas eder. Tatsumi 1957'de Osaka'dan Tokyo'ya taşınır ve burada kendisi ve diğer arkadaşlarıyla "gekiga" stilinde çizgi romanlar yapmaya başlar.

Japon asıllı Amerikalı çizgi romancı Adrian Tomine, Tatsumi'nin işlerini derleyip, dizayn ederek Amerika'ya ulaşmasını sağlamıştır. Aslında "The Push Man, and Other Stories " 1969 yılında , bir sonraki kitabı"Abandon the Old in Tokyo " ise 1970 yılında Japonya'da yayımlanmıştır. Ne var ki kritikler hep bir ağızdan sürekli bu eserlerin modern kompozisyonlarından bahsetmektedirler. (LibraryThing'den çeviri...)

NOT: Güncelleme- Tatsumi'nin İngilizce'ye çevrilen eserleri sırasıyla;
The Push Man and other stories - (Drawn and Quarterly, 2005)
Abandon the Old in Tokyo - (Drawn and Quarterly, 2006)
Good-Bye and other stories - (Catalan Communications, 1988)
A Drifting Life - (Drawn & Quarterly, 2009)

*Çizer'in kitaplarından örnek sayfaları aşağıdaki adreslerden görüntüleyebilirsiniz;
link 1
link 2

Etiketler:

Salı, Mayıs 05, 2009

Frenk Elması Blog Sayfası

Frenk Elması bu kez blog sayfası olarak karşımızda... İlginç bir yorumla karşılaşmak isterseniz Gökhan gerçekten iyi bir seçimdir... İronisi, tarihsel göndermeleri ve Prattvari estetiği ile merak uyandırıcıdır. Tavsiye ederim...

Etiketler:

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

Hellboy’a Saygı: Tuhaf Hikâyeler

Albümün özelliği Hellboy dünyasına ilişkin, nerdeyse Hellboy ve Mignola’ya ithaf niteliği taşıyan kısa hikâyelerden oluşması. Mignola, anlatım biçimi ve korkuya ilişkin esprili mesafesi nedeniyle oldukça Avrupalı duran bir çizer. Farklılığı en çok buradan çıkıyor, kendisi ve kahramanlık imgesine karşı geliştirdiği komik, bazen bıkkın, “anlatmaktan yorulmuş” ve moda deyişiyle “cool” duruşu onu Amerikan çizgi romanında konuşulur kılıyor. Dizi editörünün albüme yazdığı önsöze bakılırsa Hellboy hikâyesi çizmek isteyen sanatçılar nedeniyle oluşturulmuş bir albüm bu. Hayatın bu denli ticarileşmesini akılda tutarak söylenenleri yayıncı cilası saymak elbette mümkündür. Ancak şu da var: Albümdeki hikâyelerin kimileri o denli Hellboy dünyasına nüfuz etmiş ki Mignola’nın albümde yer almaması sorun teşkil etmemiş. Seçkinin bütününde Mignola’nın mizah içeren kısa-kaçamaklarının varlığı çok hissediliyor. Komik-karikatürize çizgilerle anlatılan kimi hikâyeler bu etkiyi belirginleştirmiş de olabilir. Ama nasıl çizilirse çizilsin hemen herkesi Hellboy’un ince mizahı etkilemiş gözüküyor. Albüme bu gözle bakıldığında Eric Powell’in çizdiği Geceyarısı Kovboyu, hem komik hem de iyi bir açılış hikâyesi olmuş. Albümün geneline değinmek gerekirse, üçüncü hikâye kendini saklayarak anlatılmış ama psikanalistleri heyecanlandıracak bir sertlik taşıyor. Ilıca, “rengi” itibarıyla ilgi çekiyor, Cehennem Sirki’nin özellikle 4.sayfası kapak olacak kadar güzel bir kontrast içeriyor. Ölü Doğan, çizere kendini gösterme fırsatı veren başarılı bir dolgu hikâyesi. Beşinci hikâyede Iosif Vissarionovich Dzhugashvili ile karşılaşıyoruz, ilginç deyip geçelim. Son hikâye ise keşke bir başkası, örneğin Eric Wight ya da Langridge çizseydi dedirtiyor. Kısaca, Tuhaf Hikâyeler, Hellboy tutkunlarının kaçırmaması gereken bir albüm.

Etiketler:

Pazar, Mayıs 03, 2009

Borgia Borgia...

Borgia, edebiyata ve sinemaya sayısız kez konu olmuş bir aileyi anlatıyor. Tarih boyunca pek çok sanatçı ve araştırmacının ilgisini çekmiş tutkulu bir aile olan Borgialar şiddet ve cinsellik dolu farklı hikayelere konu olmuşlardır. Aile hakkında anlatılanların büyük bir çoğunluğu söylentilere dayanır, abartıyla hikâyeleştirildiklerini düşündürten epey delil vardır. Batı Avrupa tarihinde Kralın danışmanı, yakını ya da yardımcısı olan her yabancı erkek ve kadının sapkınlıkla ilişkilendirilmesi kuşkusuz tesadüf değildir. Bu hikâyelerin yaygınlaşmasını iktidar mücadelesinin parçası olarak görmek doğru olacaktır. Rodrigo Borgia gibi bir Katalan’ın İtalya’da Papalık makamına oturması ister istemez bir rahatsızlık yaratmıştır. Borgia ailesi hakkında yazılanlar Rodrigo Borgia Papa olmasaydı muhtemelen anlatılmayacaktı. Evlilik dışı ilişkiden doğma kızı Lucrezia’nın başına buyrukluğu, erkekleri yönetmesi bu hikâyeleri muhtemelen pekiştirmiştir. Oğlu Cesare’nin sürekli siyahlar giyinerek dolaşması dahi haklarındaki hikâyeleştirmeyi kolaylaştırmıştır. Siyah kötülüğün sembolüdür, ölümdür, vebadır, Azraildir vs., Lucrezia’nin kocalarının şüpheli ölümleri, Lucrezia ile Cesare arasındaki ensest aşk iddiasına bağlanmıştır. Bir başka deyişle Borgia Ailesi ile ilgili anlatılabilecek her türlü uyarlama cinsellik ve şiddet yüklü sahneler içermektedir. Böylesi bir konuyu çizgi romana uyarlarken temel sorun neyin öne çıkartılacağı ile ilgili. Örneğin Manara çizecekse erotik bir hikâye çıkması muhtemel. Üstelik onun mainstream bir erotizm ile ilgilenmediğini, sınırları zorlayarak, normal ile sapkınlık arasındaki çizginin muğlaklığını göstermeye çalıştığını biliyoruz. Şöyle söylemek daha doğru: Manara, cinselliğin hayattaki her türlü ilişki biçiminin belirleyicisi olduğuna inanıyor. Sırf bu nedenle Borgia ailesini kötülemeyeceği baştan belli. Kişisel olarak Jodorowsky’nin bu ailede ne bulduğu, böylesi bir projeye neden girdiğiyle daha fazla ilgileniyorum. İnsan doğasına ilişkin eleştirileri, belki bir arınma arayışı, dini ve ahlâki savrulmalar ailenin hayatında ilgisini çekmiş olabilir diye düşündüm ve kendimce öngörülerde bulundum. İlk albüm itibarıyla bu beklentilerim boşa çıktı diyebilirim, tipik bir uyarlama okudum, tipik bir Manara albümü gördüm ve orada Jodorowsky yoktu. Bu ilginç...

Etiketler:

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

Sırrı Dede

Cuma, Mayıs 01, 2009

Sihirli Kılıç

Sihirli Kılıç (Conan and the Sword of Skelos), Conan’ın en güzel serüvenlerinden biri. Herşeyden önce yayınlandığı dönemin Amerikan anaakım çizgi roman anlayışından bütünüyle farklı “adult” bir içeriğe sahipti. Andrew J. Offutt’un aynı adlı serüveninden yapılan uyarlamayı Roy Thomas yazmış Buscema çizmişti. Daha doğrusu Buscema karakalemini yapmış Nebres ve Tony deZuniga gibi isimler çinilemişlerdi. Buscema- Tony deZuniga ikilisinin Conan’ın en başarılı hikâyelerine çizgi olarak neler kattıkları hatırlanırsa Sihirli Kılıç’ın nasıl bir görsellik taşıdığı da tahmin edilebilir. “Adult” saydığımız içerik, erotik sayılabilecek safhalarından kaynaklanmıyor. Entrika dolu hikaye bitmez bir sinsilik ve aldatma içeriyor. Soylular, hırsızlar, büyücüler, taht kavgaları ve sürekli aksiyon hikayenin içeriğinde geniş yer tutuyır. Conan’ın Isparana adlı bir kadın hırsızla yaşadığı gerilimli (ister istemez cinsellik içeren) rekabet hikâyenin güçlü bir başka yanı. (Serüven, Conan’ın renkli 15’lik dizinde siyah-beyaz olarak tefrika edilmişti)

Etiketler: