Pazar, Ağustos 31, 2008

Deli Gücük-Köpekler Ürüşürken

Hazırlıkları süren Deli Gücük, Osmanlı Taşrasından Dehşet Hikâyeleri albümünden...
Çiz. Uğur B.Sertçelik Yaz.Aziz Tuna C.

Etiketler:

Cumartesi, Ağustos 30, 2008

Secret Agent X-9

Alex Raymond’un sadece bir sene boyunca çizdiği bu çizgi roman kahramanı, adından da anlaşılacağı şekilde bir gizli ajandır. Bunu yanı sıra, bir çok macerada gangsterlerle, eli silahlı güzel kadınlarla da uğraşmasından ötürü karakter üzerinde ister istemez bir özel dedektif havası bulunmaktadır. Aslında buna pek şaşmamak gerek; çünkü öykülerin yazarı ünlü polisiye roman yazarlarından Dashiell Hammett’e aittir. Hammett bir yıl sonra senaryo işini bırakınca, King Features Syndicate, senarist olarak başka bir polisiye roman yazarı Leslie Charteris’e baş vurdu. Charteris’in çizgi roman için yazdığı öyküler kesinlikle Hammett’inkilerden farklıydı. Birkaç ay sonra Alex Raymond da işi terkedip onun yerine Charles Flanders’in gelmesiyle birlikte, artık Secret Agent X-9 bambaşka bir kahramana dönüştü. Kahramanın bir adı yoktu. Her macerada ayrı bir takma isim kullanıyordu. Bu isim karmaşası, kahramana gizemli bir hava verdiğinden önceleri ajansın buna bir itirazı yoktu fakat 1943’de artık bir isim verilmesi gerektiği kararını vererek gizli ajana Phil Corrigan adını taktılar. Aynı şekilde çizgi roman serisinin adı da Secret Agent Corrigan’a çevrildi. Flanders’den sonra Nicholas Afonsky ve Austin Briggs çizgileriyle devam eden Secret Agent X-9, isim değişikliğinde ise Al Williamson’un çizgileriyle maceralarına devam etti. Williamson, Alex Raymond ekolünü başarıyla devam ettiren çizerlerdendir. Günümüzde Corrigan maceraları George Evans tarafından çizilmektedir (Sadi Konuralp).

Cuma, Ağustos 29, 2008

Serüven, Tünel, Taxi, Lokomotif

Frankfurt Kitap Fuarı için arşiv tararken, bütünüyle aklımdan çıkmış bir eskiz buldum. Hikayesi eski... 1991 yılı Temmuz ayında, Rr (Resimli Roman) dergisine gitmiştim. Derginin yayın hazırlıkları sürüyordu. Bana dergi için gelen çizgi romanları göstermişlerdi. Sonra gide gele, odalardan birinde bir eskiz kutusu görüp onu karıştırmıştım. Çöpe atılmak üzere duran karalamalardı. Bir kısmını onların izniyle almıştım. Dergi için isim ararken epey kağıt karalamış, logo eskizleri de yapmışlardı. Bugün, o zaman düşünülen isimlerden biri olan Serüven için yapılan logo tasarımını görünce çok şaşırdım. Eski bir dostla karşılaşmış gibi oldum aslında... Anılar, yarım kalan denemeler, uzun konuşmalar aklıma geldi. Herneyse Serüven logosu eskiz olarak hoşuma gitti ama sayfayı bütünüyle paylaşayım istedim. Kim çizmiş bilmiyorum ya da geçmiş zaman, söylediler de unuttum. Sarkis Paçacı'nın çizgilerine benziyor, kimbilir Sahir Erdinç de olabilir...

Pazar, Ağustos 24, 2008

Attila - Aşkım


Attila Aşkım, Lâl kitap’ın daha ilk kitapta yarım kalan frankofon çizgi roman dizisi. Attila’nın seçimindeki kıstas çok açık: Attila gibi (tarih kitaplarından-yerli çizgi romanlardan dolayı iyi) bilinen bir hükümdarı konu eden tarihi bir çizgi romanın ticari şansı olduğu düşünülmüş muhtemelen. Yoksa gerek çalışmanın gerekse üreticilerinin frankofon çizgi romanında özellikli hiçbir yeri yok. Attila’nın çizgi romanda Türk olarak gösterilmemesi, üstelik açgözlü, seks düşkünü, hiçbir inceliği olmayan çirkin bir barbar olarak resmedilmesi dizinin ticari başarısızlığının etkenleri olarak gözüküyor. Tarihi çizgi roman okurlarının alışık olmadıkları- onları inciteceği dahi söylenebilecek- bir Attila tiplemesi var dizinin. Hikâye ise tek albümde kaldığı için olgunlaşamıyor ancak 46 sayfanın nerdeyse tamamı tek mekânda (grotesk Hunlar ile medeni Romalılar zıtlığında) geçiyor, kutlamalar-gece eğlenceleri anlatılıyor. Cinsellikle ilgili sahnelerin fazlalığı göz çarpıyor. Barbarlığı vurgulamak adına böyle bir tercihte bulunulduğu düşünülebilir ama yarı çıplak dans eden kadınların varlığı, dansın kareografisi çok da barbarca veya otantik gözükmüyor. Attila Aşkım, geç saatlerde oynatılan düşük bütçeli bir tv dizisini andırıyordu, yanlış seçilmiş bir çizgi romandı.

Etiketler:

Cumartesi, Ağustos 23, 2008

En Güzel Frankenstein

Berni Wrightson, 1968’den bu yana çizimle uğraştığı halde, bir yıllık bir “mektupla öğrenim” kursu dışında herhangi bir eğitim görmedi. Çizmeye çok küçük yaşlarda başladı. Profesyonel illüstrasyona 25 sene önce Baltimore Sun’da “editorial cartoonist” (günlük siyasî olayları hicveden karikatürler çizen kişi) olarak başladı. Bu yıllarda ona en büyük destek Al Williamson’dan geldi. Williamson da, Wrightson gibi, siyah beyazda elde ettiği olağanüstü taramalarıyla tanınır. Bir Çizgi Roman fuarında tanıştığı bu genç çizerden öylesine etkilendi ki Williamson, ilk çalışmalarında onun sponsorluğunu üstlendi. Korku antolojileri için çizdiği birçok kısa hikayeden sonra, yazar Len Wein’le beraber, DC’nin Swamp Thing’ini yaratan Wrightson, bu dizideki çizgileriyle herkesçe tanındı.

Bu sayede gerek dramatik, gerekse grotesk hikayelerin tartışılmaz ustası ünvanını elde eden Wrightson, 1975’de Çizgi Roman sektörünün bir çıkmaza sürüklendiğini görerek bu alandan elini eteğini çekti. Uzun yıllar illüstrasyon, plak kapakları, “art portfolio”larla (her biri orjinaline sadık kalınarak çoğaltılmış ve bir zarfın veya dosyanın içine yerleştirilerek satışa sunulan çizimlerin yeraldığı koleksiyon baskılar) uğraştı. Bu arada da, Frankenstein’a ilgi duymaya başladı. Aslında ta sekiz yaşındayken büyülenmişti bu karakterden, özellikle de Boris Karloff’un oynadığı o klasik siyah beyaz filmi gördükten sonra...

İleriki yaşlarda, Mary Wollstonecraft Shelley’in orjinal romanını da okudu ve hayal kırıklığına uğradı. Roman, gerek Universal ve gerekse Hammer stüdyolarının filmlerinden çok farklıydı. Kitabın aslı, Hollywood’un ona bahşettiği etkileyiciliğe sahip değildi. Buna rağmen, yazıldığı dönemin çok dışında bir hayal gücünü barındırıyordu ve böylece, zaman içinde hep istediği bir şeyi yapmaya başladı Wrightson: Romanın Çizgi Roman adaptasyonu.

Ancak kısa sürede bunun mümkün olamayacağını da anladı. Roman, grafik anlatıma müsait değildi. Gene de vazgeçmedi ve romanı Çizgi Roman’a adapte edeceğine, orjinal romana illüstrasyonlar çizmeye karar verdi. Değişik zamanlarda konuyu çeşitli yayımcılarla tartıştığı halde, bu işe sırf zevk için başladı. Altı yıldan uzun bir süre boyunca, profesyonel işlerinin yanı sıra, bu projeyle uğraştı.

1977 ve 1978’de Tyrannosaurus Press’ten iki adet imzalı, numaralı, sınırlı baskıya sahip portfolio yayınladı. Burada ilk kez olarak Frankenstein için yaptığı çizimlerin bir kısmı yer alıyordu. Tahmin edilebileceği gibi, Wrightson’ın bu gibi çalışmalardaki ünü bilindiğinden, bu iki portfolio hemen satıldı. Böylece, proje için gereken para ve promosyon kendiliğinden gelmiş oldu. Burada, Çizgi Roman çalışmalarından tamamen farklı bir teknik kullanan Wrightson, yoğun olarak Franklin Booth’dan etkilendiğini saklamıyor. Booth, 1920’lerdeki eski tarz tahta gravürümsü çalışmalarıyla tanınan bir illüstratördür. Tıpkı Booth gibi, çapraz taramalı gölgelendirmeden kaçınan Wrightson, olağanüstü ayrıntılı, üç boyutlu sahneler yaratmayı başarmış.

Cuma, Ağustos 22, 2008

Tenten İstanbul’da

Ülkemizde Tenten İstanbul’da adıyla gösterilen bu Tintin filmi için filmin oyuncuları da İstanbul’a gelmiş ve sahneler direkt kendi mekânlarında çekilmiştir. Bu arada çekimlere bizim Türk oyunculardan da katkı olmuştur. Özellikle Ulvi Uraz, Malik adlı bir Türk’ü oynamak suretiyle filmdeki önemli karakterlerden birini canlandırmıştır. Uraz’ın adı jenerikte de bulunmaktadır. Ayrıca Türk sinemasının vazgeçilmez karakter ve figüran oyuncuları da filmde yer almışlardır (Örneğin meyhaneci, kahveci rolleriyle belleklerimizde yer edinen Faik Çoşkun bu filmde yine bir kahveciyi canlandırmaktaydı). Bunun yanı sıra filmde iki ünlü şarkıcı Charles Vanel ile Dario Moreno da rol almaktaydı.

Perşembe, Ağustos 21, 2008

Crumb, Amerika, Fransa ve diğer şeyler

Amerika’da işler gittikçe sarpa sarıyor. Her gittiğimde daha da kötü buluyorum Amerika’yı. Her tarafta markalar, insanlar daha korkak olmuş, daha çok kural, daha çok yasak var, her şey çok pahalı. Yetişkinliğimin her döneminde Amerika’dan nefret etmişimdir. Bunun sebebi de Amerika’yı iyi bilmemdir. George W. Bush, Hıristiyan kökten dinciliğini destekleyerek çok tehlikeli bir oyun oynuyor- bu hayvan, bu canavar, Nazizm gibi hortlayıp, her şeyi yok edebilir.

Açıkça politik hiçbir şey çizmedim. Eğer öyle bir şey yapsaydım, çizdiklerimden ve duruşumdan çok emin olamazdım. Sol görüşlü bir gazeteye çiziyordum bir zamanlar, çok sıkıntılı bir işti. Çok net istekleri vardı ve benden kendi politik bakış açılarına göre bir şeyler çizmemi istiyorlardı. Ve eğer onlara göre bir şey çizmedimse asla mutlu olmuyorlardı. Mesela uçsuz bucaksız tarlaları süren devasa, korkunç tarım makineleri çizmiştim. Makinenin önünde elinde kılıç tutan sakallı bir hippi vardı. Makinenin içinden de kocaman bir şey çıkıyordu falan. “Bu olmaz,” dediler, “çiftçiler gücenebilir”. Hep bir şey çıkarıyorlardı karşıma.

Niye Fransa’ya taşındığımızı Aline’e sorun. Onun kararıydı bu. Ben pasifimdir, onun planlarına uyarım. Bu taşınmayla ilgili iki şey var. Birincisi, koca kıçlı bütün Amerikan kadınlarını özlüyorum. Fransız kadınları çok küçük ve sıskalar. Dişi olduklarını biliyorum; insanlar onların seksi olduğunu da düşünüyor ama beni heyecanlandırmıyorlar. Fazla zarifler. İngiltere’de kadınlara bakıp “Off Yavrum!” dersiniz. İngiltere’nin ve İskoçya’nın kadınları müthiştir. Kendilerini sokaktan aşağı öylece salıverirler. Fransız kadınları asla böyle rahat olamazlar.

Çarşamba, Ağustos 20, 2008

Moebius ve Bilinç

Yirmi yaşındayken tipik ergenlik çağı ürünleri çizerdim. Aynı aşk ve kozmik sembolleri. Bu otomatikti, nefes almak gibi. Fakat daha sonra bunları düzenlemeye başladım; bunları alıp evren bilgime, diğer yaratıklarla olan ilişkilerime, kendime ve kutsal olana bütünleştirmeye başladım. İçimdeki belirsiz ve karanlık şeyleri canlandırıyordum. Doğaçlama. Onlara isim veriyorum, onları yavaş yavaş karanlıktan aydınlığa doğru itiyorum... Bilinçsizliğimi yok ediyorum. Böylece daha küçülüyor, daha az belirsiz oluyor. Uyuşturucu, alkol, kahve ya da tütün gibi zehirli hiçbir şeye inanmıyorum. Et yemem ve şekeri de fazla almamaya çalışıyorum. Uyuşturucu almak, bilincin düşüşüdür. İlk kullandığımda -ve bunu çok yaptım- pişman da değilim, ufkumu açtılar ve çok şey öğrendim. Fakat ben daha yüksek bir seviyeye uyuşturucu ile değil, kendi kendime, bilincimle ulaşmaya çalışıyorum (çünkü dediğim gibi uyuşturucular bir düşüştür) ve bu benim gerçek bilim-kurgumdur.

Salı, Ağustos 19, 2008

Enki Bilal ve Gelecek

Eğer oldukça sert bir sahne tasviri yapacaksam bu sahnenin günümüzde geçmesi beni gerçekten çok rahatsız ediyor. Eğer böylesi bir sahneyi 20 ya da 30 sene sonrasına konumlandırabilirsem yaratıcı süreçten zevk alabiliyorum. Hemen her yerde rastladığınız, medyanın bize bilgi niyetine gerçek zamanlı olarak ulaştırdığı (bunların kalitesini tartışmak istemiyorum) Afrika�dan ve Çeçenistan�dan gelen resimler dehşet verici. Bu imajlar bize gerçekliğin iki aracı vasıtasıyla ulaşıyor: Fotoğraf ve anlatı. Her iki araç da sanatçının kullandığından çok daha farklı bir dilin parçaları. İşte bu yüzden gerçeklikten uzak durma, kişisel bir tedirginlik ve kopuş arzusu söz konusu bende. Ama bu durum benim kimi zaman gerçek dünyaya geri dönmemi engellemiyor. Ben geleceği geçmişe ve bugüne geri gelebilmek için ziyaret ediyorum.

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

Hellboy ve Mignola

Folklor ve mitolojiyi her zaman sevmişimdir, içlerinde muhteşem karakterler vardır, ve ben onları oyuncak askerler gibi görüyorum, demek istediğimi anlıyor musun? Benim tüm diğer oyuncak askerleri dövecek bir adama ihtiyacım var; bir çocuğun sahibi olabileceği en iyi oyuncak askerler setine: Herkül var, Thor var, Odin var, hepsi var. Benim tek bir orijinal oyuncak asker yapmam gerekiyor ki gidip tüm diğer oyuncak askerleri dövsün. İşte benim düşünce sürecim bu kadar basit işliyordu. Yine de Hellboy’u yaratırken oldukça endişeliydim çünkü “Biliyorum benim ilgimi ayakta tutmak çok zor, beni ileride çok fazla sıkabilecek bir şeyler ortaya çıkarmak istemiyorum” diye düşünüyordum. O yüzden Hellboy’u mümkün olduğunca belirsiz yaptım ve karakteri en azından çizmesi zevkli olabilecek bir şekilde tasarladım. Sıradan bir adamı çizmekten sıkılıyorum, bu adama verdiğim saç stili veya burundan veya işte her neyse, sıkılıyorum, o yüzden... Ayrıca, ben belirli bir insan karakteri hep aynı şekilde çizmekte usta biri değilim. Ben de, eğer bu herife yeterince belirgin bir tip verirsem, onun çok tuhaf veya boktan bir çizimini bile yapsam bunun o karakter olduğu anlaşılır diye düşündüm. Ayrıca, bunun canavarları araştıran, onlarla kavga eden bir karakter olduğunu düşünürsek, bir odada konuşuyor bile olsa çizilecek en azından bir canavar olacaktı: Karakterin kendisi (Mignola, Hellboy'u anlatıyor)

Cumartesi, Ağustos 16, 2008

Çocuk Kalpli İsyankâr

Türkiye- firçanin ucundaki çocuk kalpli isyankâr...
Çizgi Roman Günleri, Frankfurt, 15-20 Ekim 2008

Frankfurt Kitap Fuarinda Yapacagimiz Etkinliklerin Afisi...

Artist: Ersin Karabulut
link

Etiketler:

Cuma, Ağustos 15, 2008

Technicolor Filmler

Elbette! Daha çok 1950’lerin, 60’ların klasik kovboy filmlerinden esinleniyorum. Özellikle de bol bol manzara ve kostüm özelliği yansıtan Technicolor filmler… Anthony Mann’in The Naked Spur (Çıplak Mahmuz, 1953) ya da The Tin Star (Teneke Yıldız, 1957) gibi kovboy filmleri… Aslında Blueberry, Hollywood’un bir kovboy filmini çizgi romana uyarlamaktan başka bir şey değil; ve hayrettir, çizgi roman alanında türünün tek örneği… Amerikalılar bile bir benzerini yapmadı! (Moebius, "Blueberry’yi çizerken sinemadan esinleniyor musunuz?" sorusunu cevaplıyor)

Perşembe, Ağustos 14, 2008

Dolma Kalem ve A4

Maus'u A4 kağıt üzerine dolam kalemle çizmemin temeldeki sebebi, dediğim gibi, kendimi çizmekten çok yazıyor gibi hissetmek istediğim içindi. Bu sebeple dosya kağıdına çizmeye başladım. Ama bir süre sonra çizdiklerime bakınca, dosya kağıdının zamanla aşınacağını fark ettim. O tür kağıdın sülfit oranı çok yüksektir. Ben de pH oranı düşük 100 yüz pamuk bağlı kağıt kullanmaya başladım. Son zamanlarda bu tür kağıt da bulamaz oldum, şimdikiler çok dokulu ve mürekkebi dağıtıyor. Sonunda çok ince Bristol kartonu alıp A4 boyutunda kestirdim. Çizerlerin neden belli malzemeleri kullandığını tekrar keşfetmem gerekti. Bristol mürekkebi iyi alıyor. [Spiegelman, Maus'u nasıl çizdiğini anlatıyor]

Perşembe, Ağustos 07, 2008

Kocanın Müthiş İntikamı!



İzmit'te Şahin Bostancı adında bir resim öğretmeni sancılı bir boşanma sürecinde yaşadıklarını çizgi roman haline getirmiş. Bostancı, "Saz çalmasını bilen ya da sesi güzel olan biri derdini nasıl şarkı türkü söyleyerek anlatıyorsa ben de kalemimle çizerek anlattım. Bir yayıneviyle anlaştım. Çizgi romanımı beğendiler. Şu an basım aşamasında. Kitaptan elde edeceğim geliri bir hayır kurumuna bağışlayacağım” demiş. Türkiye'de yaşadıkları sıkıntıları paylaşmak için TV'deki sabah programları dışında mecralara (üstelik çizgi roman) yönelen insanların da olması hoş. milliyet.com'un haberi Son Dakika başlığı altında, Kocanın Müthiş İntikamı başlığı ile vermesi de komik.




Batman Vesilesiyle...

Türk okuru Yarasa Adam'la ilk kez 1951 yılı sonlarında, Türkiye Yayınevi'nin çıkardığı Binbir Roman dergisinde; “Yarasa” ismi altında tam sayfa yayınlanan maceraları ile tanışır. Böylelikle, bu ünlü çizgi roman karakteri 1939 yılındaki doğumundan 12 yıl sonra Türkçeye aktarılmış olur.

1958 yılında, Burhanettin Şener “1001 Roman 1001 Macera Haftalık Çocuk Gazetesi” isimli dergisinde; “Betman-Yarasa Adam'ın Maceraları”nı yayınlar. Bu dizide, orijinali Dedective Comics'in 1956 yılındaki 233. sayısında çıkan Yarasa Kadın'ın ilk öyküsü de yer alır. Bu öyküler, aynı kişiye ait “Bahadır” dergisi içinde, 1966 yılında dolgu çizgi roman olarak tekrar yayınlanacaktır. 1958 yılı başlarında, Ceylan Yayınları Türkçedeki ilk “Süpermen” dergisini çıkarır. Bu dergide kimi zaman Uçan Adam'la Yarasa Adam’ın ortak maceralarına da yer verilir (...)

(Yeni Serüven 1, Ali Servet Ege'nin “...Türkçede “Yarasa Adam'' yazısından)
Resim için link Yıldıray Çınar

Çarşamba, Ağustos 06, 2008

Güzel ve Çirkin: Yarar’ın Melankomik Albümü


Kenan Yarar’ın ayrıntıcı, temiz, sabırlı, çok çalışıldığını gösteren bir çizgisi var, açıkça görülüyor. İşine saygı duyduğu titizliğinden anlaşılıyor. Başlangıçtaki Bilal etkisi geçen onca zamana karşın kendini hissettirmiyor değil, çizgisinin Avrupalı durması buna bağlanabilir. Mizah dergilerinde çalışmaktan kaynaklanan nedenlerle (komiklik baskısıyla) gelişen bir hikâyeciliği oldu. Sanıyorum bu sorun, mizah dergilerinde çizgi roman yapan her çizeri etkiliyor. Yarar’ın ilk albümüne seçtiği Melankomik ismi dahi bu etkinin göstergesi. Kişisel fikrim şu: Yarar’ın komik olmaya çalıştığı her çalışma, iyi çizilmiş ama aynı düzeyde hikâyesi olmayan bir çizgi roman olma riski taşıyor.

Güzel ve çirkin karşıtlığında gelişen bir hikâyeciliği var Yarar’ın; ucubeler, sakatlar, hastalar, çirkinler ve türlü iğrençlikler onun güzel kadın ve erkekleri karşısında bir komiklik unsuru olarak kullanılıyor. Sitelerde ya da çok katlı apartmanlarda gelişen, birbirinden farklı hikâyeleri olan komşuları-insanları anlatmayı da seviyor. Hiçbir şeyin sandığımız gibi olmadığını (örneğin hemen herkesin hastalıklı bir cinselliğinin olduğunu) göstermek yine komikleştiriliyor. Çizmekten hoşlandığı anlaşılan güzel kadınların bir freak’e dönüşmesi, hiç beklenmedik bir hastalığının olması ya da o güzelliğin altındaki çirkinliğin bir “maske” gibi ortaya çıkması Yarar’ın sevdiği sürpriz ya da finaller oluyor. Melankomik tüm bunları içeren iyi bir seçki. Hem Yarar’ı hem de Galip Tekin etkisinde gelişen-mizah dergiciliğinde yaygınlaşan tek etkili-sürpriz sonlu (haftalık) çizgi romanları anlamak adına okunması gereken bir albüm. Ayrıca albüm estetik olarak iyi hazırlanmış, iyi basılmış (4M Yayınları, 1997).

Pazartesi, Ağustos 04, 2008

Westernde Latin Rüzgarı

Cisco Kid, O'Henry’nin The Cabellero Way adlı hikayesinden uyarlanmış bir çizgi bant. Öncesi de var, 1950-56 yılları arasında bir Tv dizisi olarak gösterilmiş Cisco Kid. Kazandığı popülerlik nedeniyle King Features dizinin bant olarak yayınlanmasına karar vermiş. Arjantinli José Luis Salinas’a (1908-1985) çizim işi verilmiş. Salinas da tv dizisindeki Cisco rolündeki Duncan Renaldo ile arkadaşı Pancho’yu canlandıran Leo Carrillo’yu model alarak çalışmaya başlamış. Televizyon dizisi bitmesine karşın Cisco Kid bantı 1968’e kadar sürdürülmüş. Salinas’ın gerçekçi çizgileri, çiniyi kullanma biçimi ve dinamik tiplemeleri bu uzun ömrün en önemli nedeni hiç kuşkusuz. Rod Reed’in senaryolarıyla uyumlu olarak tiplemelerine seçtiği mimikler, özellikle aksiyon ve takip sahnelerinde gösterdiği etkileyici devamlılık ve cazibeli kadınlarıyla hatırlanıyor. Bugünkü İtalyan western çizgi romanlarında varolan Latin dinamizminin en iyi örneklerinden biri Salinas, üstelik sonraki kuşaklar üzerindeki etkileri düşünülürse büyük öncülerden. Cisco Kid-Pancho ikilisi Ferri’nin Zagor’u başta olmak üzere bir çok İtalyan çizgi romanına ilham olmuştur. Pancho, Çiko’ya dönüşürken bir parça daha karikatürleşmiş, biraz da İtalyanlaşmıştır denebilir. Cisco Kid, Türkiye’deki gazetelerde uzun yıllar beğenilerek kullanılmıştır, yayınlanmayan serüveni yoktur.

Cumartesi, Ağustos 02, 2008

40’ından Sonra

Kemal Gökhan Gürses’in, kitabının önsözünü yazar Ragıp Duran’ın ifadesiyle, “popüler ama derin”, kırk yaş ve kadın-erkek hikâyelerini anlattığı, “40’ından Sonra…” İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlandı. Kitapta, andropoz krizindeki “68 Kuşağı” erkeklerinin cinselliği ve aşkı yeniden keşfetmeleri serüvenine paralel olarak, hayatın anlamı ve sol ideolojinin değerlerinin sorgulanması hedefleniyor. Dolayısıyla, Gürses’in bu kitaptaki erkek kahramanlarının büyük bölümü, hayranı olduğu Oğuz Atay ve Vedat Türkali romanlarının tortularıyla kurgulanmış, orta yaşlı ve tutunamamış “eski solcu”lar. Geriye kalanlarsa, “Özal kuşağı”nın hazcı, nihilist, derinliksiz ve hoyrat delikanlıları. Bu iki grubun, her ikisine de ihtiyatlı yaklaşan, kendisini kimi zaman birine, kimi zamansa diğerine yakın hisseden, 21 yaşındaki güzel, seksi, özgüvenli ve akıllı Aslı’yla yolları kesişiyor. Yaşıtı olan “cool” sevgilisiyle “takılırken” tanışıp, kısa süreli ilişkiler yaşadığı üç orta yaşlı ve bir genç erkek, Aslı’yı kadın-erkek ilişkileri ve hayatın anlamını sorgulamaya itiyor. Kısa ömrüne sığdırdığı çok sayıda serüven, onu erkeklerden uzaklaştırarak hemcinslerine yaklaştırıyor. Hikaye, Aslı’nın “Sema Abla”sı ile çizerimiz tarafından yatak kıyafetleriyle görüldüğü sahneyle nihayetleniyor.

“40’ından Sonra…”, devrimin cinsel devrime, özgürlüğün cinsel özgürlüğe indirgendiği dönemleri anımsatır biçimde, “kaybolmuş bir kuşağın” izini sürerken, onları andropoz/menopoz krizlerinin sürüklediği cinsel açlık ve halüsinasyonlar içinde buluyor. 68 Kuşağı’nın yaşadığı tek bunalımın cinsel bunalım ve arayış olduğu hissini yaratacak biçimde ve Gürses’in iddialarının aksine, bu kuşağı ideolojik sorgulamalardan, açmazlardan azade, birer penis ve vajina kılığında ortaya çıkarıyor. Onca yaşanandan geriye kalan, kabına sığmayan, küçük burjuvalaşmış erkeğin veya kadının genç bedenlerde hayat iksirini arama macerası imiş gibi sunuluyor. Hikâyenin sonunda çizerimiz, hafif bir tereddütten sonra, “siyaseten doğruluk” çağının icabını yerine getiriyor: “Kim, ne isterse onu yaşar…”. Duran’ın ve Gürses’in önsözde yazdıklarından yola çıkarak, daha derin ideolojik analizler ve özeleştiri bekleyen okur, sorgulamanın “belden aşağı” ile sınırlı kalmasıyla hayal kırıklığına uğruyor. Gürses’in, ayrıntıcı çizgisi, başarılı tiplemeleri, çalışmasının yarattığı eksiklik hissini ortadan kaldıramıyor (F.Ş.).

Cuma, Ağustos 01, 2008

Dan Dare

Dan Dare, British Comics denildiğinde akla gelen ilk çizgi roman. Yakın zamanlarda yeniden üretilmeye başladı. Virgin Comics, bu ünlü bilim kurgu kahramanına Amerikan tarzında bir hayat vermiş. Bana kalırsa iyi olmamış, özellikle renk tercihleri insana daha en baştan "hiç olmamış" dedirtiyor. Öykü, orijinal Dan Dare anlatısıyla kıyaslandığında çok geveze. Burada kullandığım ikinci sayı duyurusuna aldanmayın, içerdeki çizgiler çok da matah değil. Keşke, daha iyi tasarlanmış bir deneme olsaymış [MC].